Yeni tiyatro sezonunun gelmesiyle birlikte Devlet Tiyatroları’nda izlediğim ilk oyun Kontrabas oldu. Oyun, Devlet Tiyatroları’nın “kült” oyunlarından biri olmasına rağmen ben yeni izleyebildim. Bu ayıbımı kabulleniyor, oyunu ve oyunun bendeki yansımasını anlatmaya geçiyorum.

Kontrabas “Koku” romanının yazarı olan Patrick Süskind’in pek çok dilde oynanan oyunu. Günümüzde Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Olcay Kavuzlu'nun performansıyla gösterilirken İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda da Metin Belgin tarafından sahneleniyor.

Kontrabas tek kişilik bir oyun ve 1 saat 15 dakika sürüyor. Kahramanımız Adam (Olcay Kavuzlu), devlet orkestrasında kontrabas çalan, tüm hayatı bundan ibaret olan ve orta yaş bunalımları geçiren bir devlet memuru. Bizimle dertleşiyor, gizli ve bastırılmış duygularını paylaşıyor, içini döküyor ve hatta bazen ünlü bestecilerin dedikodularını bile yapıyoruz beraber. Beraber diyorum çünkü Olcay Kavuzlu dördüncü duvarı kırıyor ama aslında ortada bir duvar olduğunu da biliyorsunuz. Kavuzlu, seyirciyi kendine partner olarak alıyor, bazen aramıza kadar iniyor ve bize sorular yöneltiyor. Biz soruların cevaplarını veremeden başka bir konuya geçiveriyor. 1 saat 15 dakika boyunca hiyerarşiden, toplum baskısından, müzikten, cinsellikten ve daha pek çok şeyden konuşuyoruz.

Adam’ın tüm hayatı bu müzik aleti olmuş, onu seviyor ama en büyük nefreti de o. Belki babasından sonra.. Oyunun başında kontrabası yüceltirken, onsuz bir orkestra olamayacağını ifade ederken oyun ilerledikçe ona olan nefretini kusmaya başlıyor. Bu aletin onu ne kadar zorladığını görüyoruz. Onun ağırlığı altında eziliyor ve onun yüzünden hep geri planda kalıyor. Kimse bu kaba alete dikkat etmiyor, buna Sara da dahil. Kadınlarla arasındaki kötü ilişkiyi de yine kontrabasına yüklüyor. Hayatının bu denli tek düze olmasının, hep geri planda kalmasının tek sebebi kontrabası. Ondan kopmak istiyorsa da yapamıyor. Hastalıklı bir ilişki gibi sürüp gidiyor ömürleri.

Tek kişilik oyunları çoğunluğun aksine seviyorum. Güzel bir metin ve iyi bir oyunculukla harika işler yapılabiliyor. Bunun örneği ülkemizde de ne mutlu ki bir hayli fazla. Tek kişilik oyunlar oyunla ve oyuncuyla bir bütün olmamı sağlıyor. Daha güzel idrak ediyorum, aklım karışmıyor, dikkatim dağılmıyor. Gerçi Olcay Kavuzlu’nun Kontrabas’ına tek kişilik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü aslında sahnede bir partneri daha var. Yer yer sinirlendiği yer yer de hayatındaki en önemli şey olduğunu belli ettiği Kontrabas’ı. Öyle ki oyun sonunda biz onu alkışlarken o kontrabasına da dikkat çekiyor, ikisini birlikte alkışlamaya başlıyoruz.

Oyunun benim için kırılma anı, kahramanımızın değindiği bir şey oluyor. Neden hiç büyük kadın besteci/müzisyen yok? Bir düşünün diyor Adam bize aklınıza gelen hiç kadın bestekar var mı? Bu soru anında aklıma Linda Nochlin’i getiriyor tabii ki. Kendisi Amerikalı sanat tarihçisi, küratör ve yazar. 1971 yılında yayımladığı “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok” başlıklı makalesi Feminist Sanat’ın anlaşılması ve duyulması açısından büyük önem taşıyor. Konumuzdan sapmadan Feminist Sanat’ın da böyle bir sorudan doğduğu belirtmek istiyorum.

Kontrabas’ı Cermodern’de izliyorum. Asıl dekor Oda Tiyatrosu için tasarlanmış ve Cermodern’de biraz başarısız olmuş olsa da iyi bir oyunun, iyi bir performansın her şeyin üstesinden geldiğini görüyoruz. Dekorun sahneye uygunsuzluğu beni rahatsız etmiyor ve oyun boyunca dikkatim bir an olsun başka yere kaymıyor ki bu, bir oyunun iyi olup olmadığının kendi içimde verdiğim cevabıdır.

Olcay Kavuzlu’nun beyazlar içinde ve çıplak ayaklarla sahnede oluşunu da duygularını ve düşüncelerini bütün çıplaklığıyla anlattığı izlenimi oluşturması açısından çok seviyorum.

Kontrabas Kavuzlu’nun mezuniyet oyunuymuş ve birlikte 28. Yıllarına girmişler. Ne diyelim daha nice senelere hep beraber!