“Değişen dünyanın vahşi savaşında, ölülerin ortasında Nina, Trigorin ve Treplev...” diyor Tatbikat Sahnesi Nina adlı oyunun tanıtım metninde. Erdal Beşikçioğlu’nun yönetmen koltuğunda oturduğu oyunun yazarı Matei Visniec. Oyunda Nina’ya Elvin Beşikçioğlu, Trigorin’e Erdal Beşikçioğlu, Treplev’e ise Ünsal Coşar hayat veriyor.

Nina "İçi Doldurulmuş Martıların Hassasiyeti" | Tatbikat Sahnesi

Bir yanda I. Dünya Savaşı bir yanda Rusya Devrimi bir yanda böyle bir kaosun içinde bir aşk üçgenine sıkışıp kendi kaoslarını yaratmış olan Nina, Trigorin ve Treplev. Nina, on beş yıl önce Trigorin’i seçerek onunla gitmiş ama Treplev’de bir parçasını bırakmış. Yıllar sonra Treplev’de bıraktığı şeyleri aramak üzere dönüyor. Onunla kalsaydı nasıl biri olurdu, mutlu olur muydu, ihtişamlı sahnelerde gösterilen oyunların baş rollerinde oynar mıydı, aşkı ve hayatı doyasıya yaşar mıydı Nina? Geri dönüşü bu sorularla yükleniyor. Çünkü on beş yıl önce seçtiği adam geçen bu süre içinde ondaki her şeyi almış, yavaş yavaş öldürmüş Nina’yı. Önce güzelliğini ve gençliğini almış sonra umudunu ve hevesini… Nina susuz kalmış bir çiçek gibi işte sahnede, beyazlar içindeki yorgun bedeniyle tıpkı bir hayalete benziyor. İncecik umut dolu sesi bambaşka bir dünyadan gelip hepimizin kulaklarında çınlıyor. Treplev ise hayatta yalnız kalmış, annesini ve sevdiği kadını aynı adam yüzünden kaybetmiş bir yazar olarak çıkıyor karşımıza. Annesinden kalan hiç sevmediği bir evde yazmaya devam ederek geçiriyor günlerini. Beklenmedik misafiri Nina’yı -geçmişindeki seçimi yüzünden hala acı içinde olsa da- kabul etmeye hazır. Derken ikinci misafiri çalıyor kapısını: Trigorin kocaman bir bavulla çıka geliyor. Bavulun içinde Nina’nın kıyafetleri, mektupları, Nina’ya ait olan her şey var. Nina var bavulun içinde, bir ömür var. Oldukça soğuk biri o. Kazak üzerine giydiği takım elbisesi, bastonu, özenle taranmış saçları, yeni tıraş olmuş sakalları ve kürkü ile hem bizimle hem de etrafındaki herkesle bir mesafe içinde. Biraz ruhsuz, Nina’yı seviyor ama sadece sevmek duygusunun peşinde. Nina’dan geriye kalan şeyleri soğukkanlılıkla getirip teslim ediyor yıllar önce ayrıldığı bu eve. Nina’nın dolabıyla arasındaki eril teklifsizlik dikkat çekici. Trigorin başta Nina olmak üzere, geçmişin, geleceğin, Treplev’in tereddütlerinin, kendisine ikram edilen içkilerin, oyun evrenindeki her şeyin gönülsüz sahibi sanki.

Hayattaki seçimlerimiz bizi mutsuz ettiğinde dönüp geride bıraktıklarımıza ve kaçırdıklarımıza bakmamız işten bile değil. Nina da yapıyor bunu: Trigorin ile gidişinin ardından geride bıraktığı şeylere bakıyor. Treplev’e, gençliğine ve gerçekleştiremediği hayallere. Kaybetmiş bir kadın olduğu çok belli. Herkes bir şeylerini çalmış ondan. Buna doğa ana da dahil. Bir hayat var etmek isterken ölüm doğurmuş Nina. Zamansız bir yerde yaşamak istiyor, sevildiği ve güvende olduğu bir ev istiyor belki.

Nina tek perde, 75 dakika ve açıkçası bir solukta izlenip bitiyor. Fakat hikâye değilse de hissiyat biraz havada asılı kalıyor, eksik bir tat bırakıyor ağızda. Bu biraz da Araf’ta hissettirdiği için olabilir. Oyunun üç karakterini oyun boyunca sahnede birlikte izleyemiyoruz. Nina ve Trigorin sahnede bir araya gelseler bile Nina ve Trigorin hiç karşılaşmıyorlar. Oyun sanki iki farklı yönde ilerliyor. Birinde Nina’yı canlı kanlı düşünürken diğerinde de ölü olduğunu ve bir hayalet olarak aramızda olduğunu düşünüyorum. Nina’nın hayatının değiştirmek üzere bir karar aşamasında olan ve hesaplaşmak üzere yola çıkmış gerçek bir kadın olup olmadığı ile ölümüyle hayatla hesaplaşmayı hayatını yönlendiren erkeklere devrederek onların erkekliklerine musallat olan bir hayalet mi olduğu konusunda kararsız kalıyorum. İki şekilde düşünmek ve izlemek de ayrı ayrı keyif veriyor olsa da soru işaretleri içimde bir boşluk duygusu yaratıyor. Metindeki bu boşluk hissi oyunun başından sonuna kadar hiç azalmıyor. Bir bağlam eksikliği var ve bunu alkış tutarken bile aklınızdan geçiriyorsunuz. Oyunun Nina gibi kendini gerçekleştirememiş kadınlar için güçlü bir tartışması yok.

Bir kadın hikayesi olarak baktığınızda oyunu izleyen herkes Nina ile empati yapabilir gibi geliyor bana. Herkesin etrafında kaybetmiş, haksızlığa uğramış ya da hayatını bir şeyler uğruna hiçe saymış bir kadın vardır. Nina’yı izlerken o kadınlar geliyor gözlerimin önüne. Belki de bu yüzden çok seviyorum ve toz kondurmak istemiyorum Nina’ya. Elvin Beşikçioğlu, Nina karakteri ile kusursuz uyum yakalamış. Elbiseleri, uzun saçları ve ses tonuyla benim için oyunun yıldızı oluyor ve diğer oyuncuların performansından bariz şekilde sıyrılıyor. Bizim içimize dokuyor. Nina’nın içine öyle güzel giriyor ki bir an olsun şüpheye ya da hayal kırıklığına düşürmüyor beni. Seyirciyi de ister istemez Nina’nın tarafında saf tutturmaya yetiyor bu oyunculuğu.

Oyunun üzerinde oldukça çalışılmış olduğu belli olan detaylı ve sofistike dekoru oyun için klasik ve gerçeküstü bir atmosfer yaratıyor, ben de buna bayılıyorum. Havada asılı kalmış yamuk pencereyi, içinde bir dünya taşıyan ve bazen giysi dolabı bazen makyaj masası olabilen kocaman bavulu, bir köşede duran içi doldurulmuş ölü martıyı, buruşturulup yere atılmış kağıtları, yanmaktan erimiş mumları seviyorum. Her biri ayrı bir duygu aralığı açıyor ve oradan çekiştiriyor oyunu. Sahneye bakarken sevdiğim bir ressamın sembolleri ustaca kurguladığı bir tablosunu uzun uzun inceliyormuşum gibi geliyor. Yani açıkçası dekor benim gözümü de gönlümü de doyuruyor.

Yazımın başında da söylediğim gibi bir solukta bitiyor Nina. Elvin Beşikçioğlu tek başına oyuncu bedeninin tüm performatif enstrümanlarını ahenkle kullanarak oyuna bir ritim kazandırıyor. Yine de ışıklar söndüğü an içim biraz buruluyor. Bitmesini istemiyorum çünkü başka bir son hayal ediyorum Nina için. Nina’nın gerçek özlemlerinin onu saran hayalet sevgilerden sıyrılıp; bir martı kanadında özgürleştiği bir son.