Mek’an Sahne’nin Dansöz’ünü İzmir’de izledim. Peki, neler oldu?

Mek’an Sahne, Ankara’da kurulmuş, yoluna İstanbul’da devam eden, ne yaptığını bilen, gerçekleştirmek istediği şeyin gerçekleşme ihtimali üzerine kafa yoran ve bunun için sıkı çalışan bir ekip. Peşine düştükleri yolda, yol arkadaşlarıyla beraber ilerlerken Türkiye için önemli bir örnek oluşturuyorlar ve “yazar tiyatrosu” kavramını gerçekliyorlar. Yani, metin üretimi ve oyunların şekilleneceği uzam konusunda bir kerteriz alabiliyorlar. Nereden ve ne kadar uzaklaştıklarını ve ne kadar yakınlaşabileceklerini böylece kestirmeleri daha işlevli oluyor.

Mek’an Sahne’nin daha önceki oyunlarından edindiğimiz bilgi bir “öteki kişiler” hikâyesinin peşine düştükleri yönünde, yani tiyatroda konu edinmeyen ancak yaşadığımız coğrafyanın aklınıza gelen bütün bileşenleriyle döllenmiş ve ortaya çıkmış, gündelik hayat dinamiklerinin içinde tek ayakları havada beklemek zorunda olanlara ya da yeri geldiği zaman bir röveşata ile akışı bozan karakterlere yer veriyorlar. Seyirciyi bir şahitliğe sürükleyerek, sahnenin steril ontolojisine bir başkaldırı niteliği taşıyan bu oyunlar artık her birimizin teşne olduğu “farkındalık” kavramının peşine düşüyor. Bu  farkındalık “doğru evet, öyle insanlar da var, haklısın canım ya.” kalıplarının ötesine geçmeyi amaçlıyor.

Seyirciyle kurulan ilişki yine tiyatro alışkanlıklarını kırmak olmasa da sorgulamaya yönlendiriyor. Bu güzergâh kontrolü de yalnızca cümlede kalmayan, işlevsel olarak da hayattaki yerini bulan bir manifestoya dönüşüyor, tiyatro nedir, ne işe yarar, bizi izlemeye neden geldiniz?

Dansöz, Mek’an Sahne’nin bir önceki oyunundan dört yıl sonra ortaya çıkmış, gerçekleşmiş bir proje. Adından anlaşılacağı gibi bir dansöz hikâyesi. Sokakta gördüğümüz, her gün denk geldiğimiz bir karakterin hikâyesi değil tabii ki, aksine, yazar Yılmaz, tanımamızı istediği karakterleri karşımıza çıkararak seyircisiyle bir hiyerarşi kurmadan bu yolculuğu başlatabiliyor. Beraber aradığımızı hissediyoruz ve   fakat   soru   işaretlerinin   yerini   değiştiremiyoruz,   soru   işaretleri   başka   soru işaretlerinin de yardımıyla oldukları yere çivilenmiş durumda, o soru işaretlerine varana kadar da geçireceğimiz yolculuk konusunda özgür bir alanımız var.

Dansöz, sahneye fırlatılan bir karakter, üstü başı kanlı olarak sahneye çıkıyor, elinde bir bıçak. Bunun edebiyatını yapmayacağım. Ama yinelemek istiyorum. Sahneye fırlatılan bir karakter, üstü başı kanlı olarak sahneye çıkıyor, elinde bir bıçak, küçük bir ek, elinde –kanlı- bir bıçak.

Önce dinlemeye, sonra unutmaya başlıyoruz. Dinledikçe unutuyoruz. Üzerine yüklenen yeni duygular, ardında bıraktığımız ve artık görece de olsa eskimiş duyguların yerine geçiyor. Bir dansöz izlerken, Meryem’i izlemeye başlıyorsunuz. Bu   yolculuğun yolu duble değil, hükümet eli değmemiş, böyle olacak ki, neredeyse yan yana birkaç insanın sığabileceği genişlikte çamurlu bir yola davet ediliyoruz ama bütün bu davetten hemen önce, o kanlı bıçak ile kapı işaret ediliyor – çıkacaklar, çıksın- deniyor. Tiyatroya neden geldik, ne bekliyorduk ve sanatın bize kapıyı gösterebilecek cesarete gelmesine ne kadar alışkınız? Yine burada bunların cevabını da verecek değilim ki bilmiyorum, ama bildiğim şey şu: yaratılan sahne bir şahitlikten fazlası. Bunda da oyuncu Sezen Keser’in rolü oldukça önemli.

Tiyatro edebiyatının edebiyatını yapmak biz tiyatrocuların sorunlu bir alışkanlığı. Yazarın cümlesinin, oyuncuyla buluşması ve ardından seyircide yeni bir cümle kurdurtmaya dair bir zemin yaratması muhakkak verimli bir alan, ancak cümlenin içine girip, dibini köşesini tanımadan, hemen yeni bir cümleyle diğer cümleyi imliyoruz, diğer cümleyi anlamadan, işaret ediyoruz. Bu sorunlu alışkanlığa değinme sebebim Dansöz özelinde. Dansöz, romantikleştirmeye ve teatralliğin sorunlarına   bir göz atmamıza neden oluyor, sahnede gerçek olan şeye inanmamızı sağlarken bir   yandan da bunun bir yaratı olduğunu bize hatırlatmaktan, daha doğrusu hissettirmekten geri durmuyor. Yine ilginç bir şekilde bu kadar sanallaşan dünyada, sahnede izlediğimiz biçimleri ''çok gerçek'' olarak tanımlıyoruz. Aslında bu biraz “tiyatro çok güzel bir şey” demenin başka bir yolu. Ancak bu kabulü biraz bozmanın zamanı yavaş yavaş geliyor, bakalım ömrümüz yetecek mi?

Tiyatro güzel bir şey olmayabilir, duyguları açığa çıkarma konusunda, hayata dair bize söylediği cümleler, gösterdiği ve öğrettiği hisler konusunda bize iyilik yapmıyor olabilir. Bana, gözden kaçırdığım bazı hatalarımı – ki görecelilik bile neredeyse görecelidir artık- söylediği zaman ve oyun bittikten sonra ben tekrar oyundan önceki ‘’ben” olmak zorunda olacaksam, tiyatro iyi bir şey olmuyor, yaptığı şey de iyilik olmuyor. İhanet kavramını önce kendimden tanımlatıyor ve ilk kurban olarak   kendimi fark etmediğim bir anda, iş işten çoktan geçmiş bir zamanda buluyorum. Hayata, yaralarla, kişisellikten uzaklaşmış olarak başkalarının acılarıyla da devam etmek zorunda kalıyorum. “Vicdan” gibi ne olduğu belirsiz bir kavram üzerinden tanımlamak tabii ki işimi kolaylaştıracak ama hayır.

İhanet, kavramı oyunun başladığı kavram. Ne bakmak, ne görmek, ne de kadın bedenine yaklaşımın artık popülerlermiş bir eleştirisi bu oyun. Erkek şiddetinin, toplumumuza ait olan ve sürekli hermafrodit bir şekilde kendini dölleyen bu tırnak içinde kusursuz kaderlerin “tü kaka” oyunu da değil bu oyun. Daha çok, böyle garip bir hoşça kal gibi. Ama garip bir hoşça kal. Çok garip bir hoşça kal. Zamanı elle tutup, büküp, bir darağacına asmak isteyebileceğin garip bir hoşça kal.

Sezen Keser’in oynadığı Meryem, bize bazı vicdan mastürbasyonları yaptırmıyor,kendini kabul ettiriyor evet ama buna ihtiyacı yok. Öz yaşam öyküsünü de vasiyet olarak bırakacak kadar saçma sapan ve gerçeklikle bağı olmayan   bir romantizmde de değil bağlamı. Anlatıyor. Ne anlaman gerektiğini söylemeden, anlatıyor.

Bu oyunu izleyin, öbür oyunları da izleyin, her şeyi izleyin. Hah, madem finale geldim, rahat rahat, izlemek iyidir, bakmak iyidir, görmek muazzamdır.

Tiyatro, ne acayiptir.

Yolun açık olsun Dansöz.