İbrahim Alp OKUR aracılığıyla

Yazara mail göndermek için tıklayın!

İnsan sadece ağlayarak mı yas tutabilir? Yoksa gülümsemeler ve hatta kahkahalar da yasın dili olup çıkabilir mi karşımıza? Söylenen her şarkı temelinde acıyı, hem de köpürtülmüş bir acıyı anlatırken, bu şarkıları dinleyerek, onlara hep bir ağızdan eşlik ederek arayabilir miyiz eğlencenin izini? Ararız, yıllardır da arıyoruz zaten. Aramakla kalmayıp bulduğumuz, ne kadar acı çekersek kendimizi o kadar eğlenmiş saydığımız zamanlar bile olur. Öyle ki koskoca bir eğlence endüstrisinin irice bir bölümü bu matematik üzerine asar ışıltılı disko toplarını. Kafa dağıtmanın yolunu yürek dağlamakta bulan binlerce insan her gece aşındırmaktadır o yolları.

Yalınayak Müzikhol de bizi böyle bir yere götürüyor. Daha doğrusu böyle bir yeri alıp ayağımıza getiriyor. Başka çareleri de yok aslında, seyircilerini çağırabilecekleri bir adresleri yok bu müzikholün emektarlarının. Çünkü var olan adresleri kentsel dönüşüm sürecinde ellerinden kayıp gitmiş, kaymakla kalmamış ve yere düşüp bin bir parçaya dönüşmüş gözlerinin önünde. Belki de bu yüzden bu müzikholün çalışanlarının yüzlerinden düşen de bin parça… en sevdikleri, en komik buldukları esprileri yaparken bile dikkatli bakarsanız yüzlerindeki ağır makyajın altında görürsünüz o göz yaşı parçalarını.

Sanılmasın ki müzikhol sizi bir yas gecesine davet ediyor, aksine doksanlı yılların gazinolarında, ilk özel kanalların özel gecelerinde gerçekleşen gecelere benzeyen bir eğlence gecesi düzenleniyor orada. “Entertainment” denen şeyin en arabeski, aynı zamanda en turkuazı ve bir de en rüküşü var karşınızda. Doksanlı yıllarda olup biten bir kültür değil, o kültürün ürettiği tohumları günümüze kadar ulaştıran bir ağlayan palyaço geleneğiyle karşı karşıyayız. Konser öncesinde magazin muhabirlerine, kameramanlara en acıklı anılarını anlatan, sonrasında rakiplerine en mafyavari dille göz dağı veren, hemen ardından da sahneye çıkıp en neşeli maskesi ve en hareketli tavrıyla arzı endam eden yıldızlarımızın hikayesi var bu kez sahnede.

Yersiz yurtsuz kalan müzikhol İstanbul’un sahnelerini dolaştıktan sonra İzmir sahnelerinde de boy gösterdi. Belli ki başlarındaki çatı ortadan kaybolduktan sonra daha bir özgürleşmiş yalınayakları, tabii bu özgürlüğün de bir bedeli olmalı. Çünkü tepedeki çatıdan kurtulmanın bedelidir yağmurun altında ıslanmak, yolun çamurunda kirlenmek, insanlar da dahil olmak üzere en sevdiğin şeyleri mecburi yolculuklar sırasında kaybetmek… Bu müzikholün sanatçıları da mecburi yolculukları sırasında fazlasıyla ödemişler mecburi özgürlüğün bedelini.

Yalınayak Müzikhol alışıldık bir sahneleme anlayışıyla yola çıkmamış. Aslında alışılmadık sahnelemelere alışmaya başladığımızı düşünürsek, bir önceki cümlemizi de kolayca çürütebiliriz. Ama karşımızda açık biçim kategorisine alabileceğimiz bir oyun var. Müzikholde bir tiyatro seyircisi olarak değil, adeta müzikhol müşterisi olarak ağırlanıyorsunuz. Oyunun ilk dakikalarından itibaren siz de oyunun içindesiniz, oyuncularla ve özellikle müzikholün sunucusu Kıvanç Duyar ile göz temasınız var, hatta oyunun kimi bölümlerinde kalkıp dans bile edebiliyorsunuz onlarla ya da şarkıdan önce rica minnet elinize tutuşturulan çiçeği size söylenen zaman geldiğinde assoliste takdim edebiliyorsunuz. Yani seyirci aslında oyuncu da oluyor bu oyunda ama hepsinin ötesindeki unvanınız müzikhol müşterisi.

Sahneye çıkış sıralarıyla Hasbel Kader’den, Yeter Artık’tan, Keyfe Keder ve Buda Geçer ikilisinden, Hakkı Yendi’den hepimizin bildiği şarkıları dinliyorsunuz. Hepimizin bildiği derken lafın gelişi bir bilmek değil kastedilen. Nerede doğup büyürseniz büyüyün, hangi okuldan mezun olursanız olun, en sevdiğiniz müzik türü ne olursa olsun aklınızın bir köşesinde yer etmiş olan o ağır, iç ağrıtan, arabeskin en keskin virajlarını bünyesinde barındıran şarkılardan bahsediyoruz. Şarkılara içinizden eşlik ederken yakalıyorsunuz kendinizi ve bu şarkıyı ne zaman öğrendiğinizi sorgulamaya başlıyorsunuz, sanki o an mikrofon uzatılsa önünüze, hiç sektirmeden devam ettireceksiniz bir sonraki dizeyi.

Tutku Su Sır’ın belki de oyunun anlam çıtasını en çok yükselten dans sahnesini dinliyoruz –evet, izlemek değil, dinlemek söz konusu. Can Hıraş’tan izlerken onun yerine sizin yorulduğunuz bir yetenek çeşitlemesiyle devam ediyor müzikhol. Bakiye Yetersiz’in trajikomik “stand-up”ından sonra Hilkat Garibi’nin güzellik, çirkinlik ve ölüm üçgeninde geçen repliklerini dinliyoruz ve “Öleceğiz ama daha var sanki, o zamana kadar değiştirelim değiştirebildiğimizi,” diyoruz. Son olarak Sevgi Seli’nin okuduğu mektupla müzikholün Dişsiz Nene’si (Tomris İncer) için mecazi bir saygı duruşunda bulunduktan sonra bitiyor yüz elli dakikalık program, eğer müzikhol illüzyonundan sıyrılabilirseniz program yerine oyun kelimesini kullanıyorsunuz.

İsimlerden de anlaşıldığı gibi kelime oyunları büyük bir yer tutuyor oyunda. Günümüzün sosyal medya menşeli slogan tadında esprileri de bolca yer bulmuş kendisine. Aslında bu dille konuşan, kariyerini yüz yüz elli adet kelimeyle tamamlayan şarkıcıların, büyük yıldızların bir eleştirisi var sahnede ama seyircinin yüz kasları da bu kolay mizaha gülmeye müsait olduğu için eleştiri boyutu ister istemez sönükleşiyor.

Yalınayak Müzikhol eğlenceyi hüzün zeminine yayan bir oyun. Kendi ifadeleriyle herkesin kendi hikâyesini yazıp anlattığı, ne bulduysa onu giydiği bu oyun güneşin bir anlık sıcaklığıyla kendini her şeyden sıyırıp deniz kenarına atan, en sonunda havanın bozmasıyla yağmurun altında ıslanan insanların anlayacağı bir hüznü fısıldıyor seyircinin gözlerine. Köpürtülmüş acıya gülmenin kolaylığıyla yetinmeyip gülümsemenin ve kahkahanın içindeki acıyı görebilecek kadar keskinleşmiş hislere sahipseniz, oyundan sonra ağzınızda kalan da işte bu acımtırak tat oluyor.

Fotoğraf: Murat Dürüm