6   +   5   =  

Merhaba! 7. Bilkent Üniversitesi Uluslararası Tiyatro Festivali başladı, bitti. Öncelikle şunu belirtmek bir boyun borcudur, böyle bir festivalin 7 senedir sürebiliyor olması kadar az muazzam şey vardır herhalde. Yani birçok tiyatro okulunu bir araya getiren, öğrencilerin ‘’sadece kendilerinde olduğunu sandıkları problemleri’’ birbirlerine anlatırken yaşadıkları ayma anları, gelecek kaygıları, çaya atılacak ya da atılmayacak şeker kavgaları, sektörün artık kendi kendini döndüren o garip çarkları, ayakkabı bağcıkları, Bilkent yurtları, seyirci sayıları, tiyatro yapmanın ya da yapmamanın imkânları, menajerlerin keskin bakışlarına maruz kalan genç ve yeni tiyatrocuların göz seğirmeleri, idealleri, gelecekleri ki bu ideal ile gelecek arasındaki fark oldukça nettir artık ancak umutsuzluğa düşmemek gerekir, gibi birçok hal, durum ve gidişat birbirine çarpıyor, konuşuluyor, yarın bir gün bir yola baş koymak istendiği zaman o yola konacak baş sayıları artıyor, çünkü genç olmak bunu gerektiriyor, konuşmayı, tanımayı, tanışmayı, risk almayı, geçmişi bir tramboline çevirip atlayabildiğiniz kadar uzağa atlamayı gerektiriyor. Ezcümle Bilkent Üniversitesine, Bilkent Üniversitesi MSSF Tiyatro Bölümüne, öğrencilerine, hocalarına, çalışanlarına, güvenlik görevlilerine, afişleri tasarlayanlara, broşürleri düzenleyenlere, piyanoyu taşıyanlara, ışığı takanlara, sahneyi silenlere, tuvalet temizleyenlere, işte bir arada olalım diye bir parça ter akıtan herkese buradan büyük teşekkürler, minnetler.

Küçük bir açıklama ile söze girmek gerekiyor, aşağıda yapılacak oyun eleştirileri bir ‘’övme ya da yerme’’ meselesi değildir ki yerecek olsam tiyatro öğrencilerini değil mesela çocuk tecavüzcülerini yerecek bir yazı yazardım, ya da övmek için bir yazı yazmak istesem, mesela işte Mars’ta çay demlemeye çalışan NASA çalışanları hakkında bir yazı yazardım. Bunu bir görme olayı ve bunu yazıya dökme süreci olarak düşünülmesi gereken bu yazı, seyirci ile oyuncunun ya da seyirci ile yönetmenin ‘’berrak’’ bir şekilde karşılaşmasını amaçlıyor. Bu amaç, sahne sanatlarından seyirci ile etkileşimi ki burada araçsallaşan ‘’dil’’ önemli bir nedendir, en kuvvetli olan tiyatronun ve tiyatro eğitimimizin kuvvetli oyuncular, rejisörler ve yazarlar yetiştirilebiliyor olmasının yanında ciddi bir ‘’seyirci yetiştir(e)meme’’ sorunu oluşuyla da örtüşüyor.  2500 yıldır en az, büyüyerek devam eden, düşen kalkan, ama devam eden, şah damarı çelikten bir biçim tiyatro. Günümüzde özellikle Türkiye’de sadece sanatçıların sanata verdiği değer, sanat işiyle uğraşmayanların kısır bir ferahlığın içine girmelerine yol açıyor. Seyircinin kaba tabirle sahneye ‘’domates fırlatmayacak oluşunun eminliği’’ sanat yapıcıyı bir rehavete sürüklüyor, dürüst yorumlara sanat yapıcı ulaşamıyor, böylece seyirci ile bağı kopuyor, seyirci ile bağı koptuğu zaman da haliyle tiyatronun var oluş biçimi bir anlamsızlığın içine sürükleniyor. Böyle olunca da paylaşılan oyun fotoğraflarını layklayanların sayısı, oyunu izlemeye gelenlerin sayısını çok kere katlıyor, oyuncu, sahneye çıkmanın mutluluğunu yaşıyor ancak bunu seyircisiyle değil, takipçisiyle ancak paylaşabiliyor. Seyircimiz tiyatro takip etmiyor, ödenekli tiyatroların hantallaştırdığı seyirci büyük bir rehavetin içine giriyor, izleyicisi tembelleşen sanat yapıcı da ya bir mastürbasyonun içine düşüyor, ya da ‘’Abi tiyatro çok iyi yaa.’’ gibi temelsiz, şekilsiz daha korkuncu ‘’amaçsız’’ bir sanat yapıcı haline dönüşüyor. Bunların hepsi genellemedir, bu dâhil bütün genellemelerin kusurlu olduğunu biliyorum. Yakın bir kuzeniniz, başka bir iş yaptığı halde tiyatroya çok ilgi duyuyor olabilir, sevinirim.

Yani bir sanat yapıcının asla unutmaması gereken şey, seyirci olmaktır. Seyirci olmayı da, ancak gerçek bir seyirci öğretebilir sanat yapıcısına. Stage Beauty isimli şahane filmde, bir kadına, sahnede bir kadını oynamayı, bir erkek öğretiyor. Filme bakın bence. Konuşuruz.

Bütün oyunları izleyebilmek isterdim ancak izleyemedim. Yarıda çıktığım bir oyun da oldu. Bunun nedeni biraz izleme alışkanlığından, çok oyun izlemekten, erken sezilebilen kanavaların ve şaşırtmayacağı anlaşılan rejileri takip etmenin, oyuncuya boş gözle bakmak gibi bir ‘’ayıp’’ olduğunu düşündüğüm içindir. Çünkü beden bir işe yaramaz. Zihin, daha yararlıdır. Tiyatro’nun nasıl izlenmesi gerektiği, ya da tiyatro adabı gibi şeylere de inanmıyorum. Yine burada seyirci tepkisinin oyuncuya mı yoksa rejisöre mi olduğunu değerlendirmek gerekiyor. Bunun için elimizde şahane bir örnek var, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı, Kiss Me Kate. Konuya geleceğim.

Oyunların özeline girmeden evvel, isim vermeyeceğim. Çünkü bir ekip işi olan tiyatroda bir ödül sistemi yaratmak gibi bir amacım yok. Genellerin içinden özelleri seçebileceğiniz ucu çakmakla yakılmış cımbızlarınızla, size başarılar dilerim.

 

Bilkent Üniversitesi – Devinim, Öfke, Japon Kuklası

Devinim. Jason Hale’nin yöneticilik meziyetlerinin yanı sıra ciddi ve kuşkusuz bir ekolü de sahneye yansıttığı bir gerçek. Okulda ya da dışarıda yaptığı oyunlarda, bildiği şeyi iyi bildiğinden asla şüphe duymuyoruz. Hale, özellikle yeni metinlerin peşine düşmüş ve her birimizin Vahşi Batı’dan, Gömülü Çocuk ’tan bildiğimiz Sam Shepard’ın Devinim isimli oyununu sahneye çıkarmış. Oyun ‘’absürt’’ olarak tanımlanıyor ve Hale yazarın yazdığı parantez içlerine ciddi bir riayet gösterdiğini söylüyor. Shepard’ın kaleminin üzerindeki silgi olmaya razı bir insan olarak, son zamanlarda bu kadar etkilenmeyeceğimi düşünüp de etkilendiğim bir oyun izlememiştim. Reji, metinle kavga etmeyen, metine güvenen ve reji olmaktan başka bir amaç taşımayan pür bir işti. Atmosfer kurulumu konularında oldukça yaratıcı olan Hale, Shepard gibi bir yazarla bir araya gelince şahane bir iş çıkarmış. Tebrik ediyorum. Oyunculara gelecek olursak, ilginç bir dördüncü sınıf mezun oldu bu sene. 4 farklı oyuncu, 4 farklı oyunculuk biçimi eğitimi almış gibi. Farklı tedrisatlardan çıkmış gibi sanki sahnede karşımızda görünüyorlar. Ancak bu bir tercih midir, iyi bir şey midir, Bilkent’in renkliliğini mi gösterir, oyuncuların konsantrasyonlarını mı, bilemiyorum. Stanislavski öleli çok oldu biliyorum. Muhtemelen iyi bir şeydir. Muhtemelen diyorum, çünkü bilemiyorum.

Öfke. Garip bir metindir. Bir çığlıktır neredeyse. Cem Emüler’in yönettiği Öfke, yine mezuniyet oyunlarından. Güz döneminde çıkarılan ilk oyun. Yine yukarıda söylediğim 4 farklı oyunculuk biçimi görüyor oluşumuz, Öfke’de daha az soru işareti yaratıyor. Sadece orada temel bir problem oluyor o da, Osborne’ın arzuladığı şeyde yani ‘’öfkeli’’ olan karaktere inancımızı tam olarak kuramadığımız için, belirli bir yerden çok sinirli, onu anlamamıza izin vermeyen ve istemeyen ve ‘’Bi’ otur yavrum, bi’ şey iç.’’ demek istediğimiz bir karakter izliyoruz. Bu arada, ben oyunu uzun zaman önce izlemiştim. Belki de festivalde oynanan şekli daha başka türlüdür, affınıza sığınıyorum. Atmosferine, sakinliğine, rejinin çok numara bir şişle değil de tatlı bir tığ ile ördüğü mizansenler, oyuncuların içine yerleştirilişi çok başarılıydı. Oyunculuk eleştirisi yapamıyorum, çünkü kafam karışık. Ama sanırım ki biraz inanmakla ilgili. Yani mesela bir ‘’şaka’’ yapılacaksa eğer seyirciye, bu oyuncunun değil karakterin şakası olması gerekiyor. Bazen, yarattıkları karaktere inanmayan oyuncular ya da inanamayan oyuncular izliyoruz sahnede, böyle olunca da biz yabancılaşıyoruz. Sanki böyle saydam bir şekilde bedenden ayrılıyor karakter, konsantrasyon bozuluyor ve biz bir yerden sonra oyuncuyu izlemeye başlıyoruz. Dikkati dağılıyor oyuncunun. Yani başka bir hayatın hayalini kuruyor gibi görünüyor sahnede, bedenleşiyor, bedenleştikçe de kabalaşıyor rolünü tut(a)mayan oyuncular. Tutmak lazım. Yolunuz açık olsun, mezunlar!

Japon Kuklası. İlham Yazar’ın yıllar önce Devlet Tiyatrosu’nda da sahneye koyduğu Japon Kuklası, bir üçüncü sınıf projesi. Yazar’ın kalemi artık olgunlaşan, ne istediğini bilen, ne görmek istediğinden emin güçlü bir kalem. Bir Dario Fo oyunu Japon Kuklası. Yani ironiden geçilmez, kabaca söylemek gerekirse. Reji için tebrikler, sahnede canavar gibi oynayan, son oyunlarıymış gibi emek veren, canını dişine takan, izlendiğinin sorumluluğuyla ancak izlenmiyormuş gibi samimi oynayan oyunculara selamlar! Yolunuz açık olsun diyeceğim de açık zaten.

Ancak, tabirler bağışlansın, beğenilmeyen roller, küçümsenen mizansenler, yarım ağız atılan replikler, seyirciye öyle kaba bir yerden çarpan ‘’garip ve biraz da hadsiz’’ enerjiler de yok değil. Başka projelerde daha istekli gördüğüm ki bunun rolün ağırlığından kaynakladığına neredeyse emin olduğum kimseler, bu projede biraz dışarıda, sahnede çirkinleşmekten imtina ederek, arabanın hep direksiyonu olmayı hedefleyerek, dört tekerden biri olmanın güzelliğini içlerinde hissetmeye gerek dahi duymadan, öyle sanki kopan bir yaprak gibi süzülüp sahneye düşmüşler. Yolun başı arkadaşlar, hadi biraz bi kendimize gelelim. Diziler sizi bekliyor biliyorum. Ama hiç unutmamak lazım, biri hayatında ilk kez tiyatroya gelmiş olabilir o gün. Usta Altan Erbulak’ın cümlesi de önemlidir ve şöyledir: Tiyatroculuk kolaydır, ilk 36 yılı zordur. Üzerimize yemeği ‘’kasten’’ döken bir garson gibi yaptığınız işten tiksinerek çıkmayın şu sahneye. Son oyunlarıymış gibi, hani böyle, ‘’Lan! Tiyatro yapıyoruz! Çok şükür.’’ diye bağıran arkadaşlarınızla bir konuşun. Bir değsin dizleriniz dizlerine. Hadi! Daha çok işimiz var.

 

Yeditepe – Büyük Romulus

Tertemiz. Yani, Grotesk oyunculuğun maske makyajı ve bir takım abidik gubidik hareket olarak tanımlandığı canım Türkiye’de, bence, izlenebilecek en biçime saygılı, saygısının üzerine yaratıcılığını da ekleyen, temiz, tertemiz bir reji. İyi bir ekip, zihinler açık, tiyatro sevgileri ve bundan beslenen disiplinleri şahane, her şeyin yanında iyi bir festival katılımcısı ekip, Yeditepe.

Saçmaya inanan, saçmanın saçma olduğunu bize garip bir çığırtkan gibi bağırmayan, bağırmak yerine bizim o ‘’saçma’’ olana, oyuncunun inanışını fark edip, sonrasında reaksiyon vermemize izin veren, saçmayı saçma olarak değil, bir mantık olarak oynayan güzel oyuncularla dolu, iyi bir ekip, yollar açıktır muhakkak. Bitmesin, yarattığınız karaktere olan inancınız. Öğrenci dostları ve hocaları tebrik ederim. Var olun!

Kadir Has- Şahmeran Büfe

Serdar Biliş, çok değişik bir kafa. Yaptığı şeyi yapan, bunu bir ‘’deneme’’ olarak nitelendirmeden, inanarak, yeni bir biçim oluşturan ki oluşturmaya çalışan diyemiyorum çünkü o fikir nasıl bir pinpon topuysa Biliş’in zihninde dönmesi ve zihnin duvarlarına dokunması gerekiyor, yeni, daha önemlisi çağdaş bir rejisör.

Oyunculuk biçemleri, sahne kurgusu, ışık tasarımı her şey ‘’konvansiyon’’ dışında. Bu kırılan ‘’konvansiyon’’ önce yabancılaşmamıza, sonra dâhil olmamıza, sonra bir adım içeriye girerken, diğer adımımızın kapıyı tuttuğuna emin olmamızı sağlıyor.

Oyunculuklar çok farklı bir yerden, garip -ki bunu harika bir anlamda kullanıyorum- samimiyetlerle kurgulanmış. Serdar Biliş’i takip eden bir öğrencisi olarak, Hocanın izlediğim en ‘’pür’’ oyunu. Kalabalık, kaos ve kaotizm yok. Ancak, bir okul oyunu olarak düşünüldüğünde bir soru işareti doğuyor? Oyuncu, olağandışı bir rejisörün zihninde nefes alacak yerleri ne kadar bulabiliyor? Okul oyunu olarak, oyuncu nasıl bir süreç yaşıyor? Biliş’ten öğrenilenlerin, Türkiye tiyatrosunda bir karşılığı var mı? Keşke olsa. Keşke.

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı – Özgürlüğün Bedeli

Tiyatro metinlerinin arasında benim için çok çok değerli birkaç metin vardır, herkesin olduğu gibi. Tiyatronun hayatla bağını kurmamda bana yol açan bu metinlerden biri de Özgürlüğün Bedeli’dir. Çünkü bana ‘’Sen olsan n’apardın?’’ diye bir soru sorar. Joko’nun Doğum Günü, Yaşlı Kadının Ziyareti de aynı soruyu soran ender metinlerdendir.

Özgürlüğün Bedeli, üzerine kurulduğu öfke zemininden dolayı ironisinden uzaklaşan bir rejiye sahip. Yani ‘’an’’ eksikliği olarak cümleye dökebileceğim bu sorun, karakterin inandığı devrime inanışındansa, hayata öfkesini bizim yüzümüze döne döne çarpmasıyla şekil buluyor. Yani ‘’devrim’’ bir çözüm ise, metin bize çözümlerin umutla geleceğini söylüyorsa ya da Bolivar’ın peşinden koştuğu özgürlüğü anlamamız ve gerekiyorsa bu uğurda bedeller ödememiz gerektiğini öğretmek demiyorum, öğütlüyorsa, biraz daha ‘’Hayat böyle ama umut var.’’ dramaturgisine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Eğer metnin içinde iki taraf konusunda bir tercih yapılmak istenmediyse, seyircinin iki tarafın da haklı olduğu yerleri sezmesi amaçlandıysa, bu hiç geçmiyor. Çünkü ‘’asker’’ tayfa öfkesine çok inanırken, görev bilincini üzerlerinde taşımanın da avantajıyla rejiye öyle katılırken, diğer tarafın sakinliği, inancı, Bolivar’a ve Devrim’e inancı zayıf kalıyor. Çünkü bize, geleceğin güzelliğinden değil, geçmişin ne kadar kötü olduğundan bahseden, yüzümüze dünyanın ne kadar kötü olduğunu bağıran bir karaktere dönüşüyor. Dünyayı ben kötü yapmadım. O dünyanın kötülüğünün ceremesini beraber çekiyoruz.  Böyle olunca da, finalde bizim yükselip, oyundan çıkınca ‘’gerekiyorsa‘’ diye başlayan cümleler kurmamız ve umutla dolmamız gerekirken, ‘’Savaş çok kötü bir şey abi.’’ gibi yavan bir dramaturjik cümle kuruyoruz. Çözüm, umut değilse, ne?

Yollar açık olsun, Eskişehir’i severiz.

 

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı – Kiss Me Kate

Buruk bir bölüm. Yazmaya elim varmıyor. Affedin. Sadece sevebileceğiniz kadar tiyatroyu sevin, özleyeceksiniz.

 

Kocaeli Üniversitesi – Fırtına

Yarıda çıktığım için özür dilerim. Ancak ilk perde için şunu söyleyebilirim. Oyun bir türlü başlamıyor. Fırtına oynanmıyor da sanki Fırtına metin olarak bir dekor olarak kullanılıyor. Takip etmek güç, heyecanlı, yetenekleri kaliteli dostlar var sahnede, bu net! Tamamını izleme şansım olacaksa eğer bir gün, izleyeceğim. Güzellikle. Bir de özel olarak bahsetmeden edemeyeceğim, korkunç Ariel yorumları izlemiştim, ferahladım. Fırtına’nın dramaturgisi Ariel’dir çünkü. Var olun, elbet buluşacağız.

 

Ara bir paragraf, Çin’in stilize ve ‘’organik’’ oyunu. Acaba bizim ‘’kendimiz?’’ ne, tiyatromuz konusunda ‘’derdimiz?’’ ne, mesela, biz Çin’e gitsek, afişte hiçbir şey yazmasa, ‘’A bu Türkiye’nin oyunu.’’ diyecek bir Çin vatandaşı bulabilir miyiz?

Uzun bir yazının sonuna geldik, sabırlar için teşekkürler. Biz bir kuşak değişiminin tam ortasında bulunan avantajları dezavantajlarına karışmış, ultrasonda yeni bir şeyler doğuracağı belli olan gebe bir nesiliz. Ne doğuracaksak, ölü doğurmayalım. Cumhuriyet kuşağı devretti, ara kuşağın ellerinde bizler varız, biz bizim öğrencilerimize ne anlatacağız? Sorumluluk büyük. Gerçekten 20 sene sonra bu ülkede tiyatro yapılmıyor olabilir. Yani sahnelerde oyunlar oynanıyor olabilir ama tiyatro yapılmıyor olabilir. Kene gibi yapışmak lazım hocalara, sahneye, seyirciye, kelebek gibi konmak lazım mesela toprak olmuş hocalarımızın mezar taşına, biraz ağlamak lazım, Halil Ayan’ları düşünmek lazım, dertli olmak lazım, kafayı takmak lazım. İşimiz çok. Hayat, tiyatro hiç kolay değil. Kolay olsa sıkılırdık. Beraberliklere, kazanmamaya, yenmemeye, ringe değil de, rakibinin suratındaki kana havlu atmaya, hadi. Hadi!

Katılan herkese teşekkürler, izleyemediklerime özürler. Her şey güzel olamaz da bazı şeyler güzel olacak biliyorum. Sadece büyümesin içimizde yabani otlar, ayaklarımız yerde, aklımız havada olsun. Yaşasın Tiyatro! Ki zaten yaşar tiyatro!

%d blogcu bunu beğendi: