4   +   10   =  

2014 yılında Alman yazar Wolfram Lotz’un aslında bir radyo oyunu olarak kaleme aldığı Gülünç Karanlık Bakırköy Belediye Tiyatroları tarafından iki sezondur sahnede. Aynı zamanda yönetmen Nurkan Erpulat tarafından Türkçe’ye çevrilen oyun bizimki de dahil olmak üzere oynandığı ülkelerde birçok ödüle layık görülmüş. Erpulat’ın uzun yıllardır Almanya’da tiyatro yapıyor olmasının henüz yeni diyebileceğimiz bu metni bulmasında oynadığı rol kuşkusuz çok önemli. Tabii ki, oyunu dilimize kazandırması da ayrıca bir teşekkürü hak ediyor.

Gülünç Karanlık, kalemini çuvaldıza dönüştürmüş bir yazarın oyunu. Lotz, batı medeniyetini, sömürge politikalarını, savaşlarını, eğitim anlayışındaki yamukluğu ve daha bir sürü şeyi, ama bir sürü şeyi barındırıyor oyununda. Bu açıdan baktığımızda bu oyunun neden Türkiye’de Türk bir ekip tarafından Türk seyircisine oynandığını sorabilirsiniz. Bu noktada yönetmen Nurkan Erpulat ve dramaturg Ceren Ercan’ın oyunu bugüne ve bu topraklara bağlamadaki başarılarını göz ardı etmemeliyiz. Seyircinin arasız iki saat oynanan bir oyunda odağını kaybetmeden sahneyle ilişki kurması ancak sahnede kendini görebilmesiyle mümkün ve tüm ekibin bunu başardığını söyleyebiliriz. Oyun seyirciyi etkili bir girişle daha ilk anından içine alıyor ve ilginçtir oyun bunu sahnede henüz oyuncular yokken yapıyor. Bunun nedeni dekor tasarımındaki göz kamaştıran, seyirciyi bulmacalarında hapseden detaylar değil, aksine ondaki sadelik. Sahnedeki oyun alanının neredeyse tamamını birbirine iliştirilmiş, uzun, beyaz kağıtlarla kaplanmış durumda. Seçilen renk ve materyal oldukça etkili, beyaz bir kağıt… Batı medeniyeti kağıda ne çok şey borçlu, değil mi? Üzerine yazdıklarına, üzerine bastıklarına… Kağıt kullanma fikri bu manada oldukça iyi bir fikir. W. Lotz’un oyunu radyo için yazdığını ve dekor adına hiçbir çerçeve çizmediğini düşünürsek, burada, tasarım konusunda Cem Yılmazer’e açılan alanı daha iyi kavrayabiliriz. Nitekim, Cem Yılmazer, Nurkan Erpulat ve Ceren Ercan da bu alanı olabildiğince iyi değerlendirmişler ve ortaya böylesine güçlü bir görsel anlatım çıkmış. Öte yandan, dekorda olduğu gibi Tomris Kuzu da oyuncuların kostümlerini aynı bakışla tasarlamış ve onları bembeyaz giydirmiş.

 

Önce Beyaz Bir Kağıt Vardı

Annemizin öğütlerinden biliriz, risklidir beyaz, üzerindeki kiri hemen gösterir. Doğru, uygarlık tarihi bize bembeyaz, tertemiz bir duvar vadeder, ancak düpedüz bir yanılsamadır bu. Nitekim, ilk sahnede Somalili korsan Ultimo’nun bembeyaz sahnenin ortasına döktüğü bir el arabası büyüklüğünde çamur bu yanılsamayı gözler önüne serer. Bu arada kocaman arıtma tesislerinde çalışan kocaman insanların arıttıkları boklara çamur dediklerini biliyor muydunuz? Neyse, şimdi konumuza dönecek olursak… Gerçi konumuz zaten bokun ta kendisi. Sanırım kafam biraz karışık. Siz de medeni bir insansanız kafa karışıklığının ne demek olduğunu çok iyi bilirsiniz. Çünkü, medeni insanların kafası hep karışıktır. Somalili korsan Ultimo böyle biri olmadığı için onun kafası hiç karışmaz, her şey bellidir. Medeni insanın önünde yüzlerce seçeneği olur, ancak Ultimo’nun olmaz. Medeni insan emekli olduktan sonra dünyanın diğer ucuna taşınabilir. Ancak Ultimo, emekli olamayacağı gibi, ne yapacağına da içinde yaşadığı coğrafyanın kendisi karar verir. Ultimo için yapılacak bellidir, kurtulmak için bir gemiyi ele geçirmek zorundadır, yoksa oradan ve buradan zar zor kazandığı parayla aldığı “Umut” adındaki minik teknesiyle birlikte öfke denizinin dibini boylayacaktır. Metinde yer alan bu çelişkiyi Ultimo’yu oynayan Elif Ürse’nin seyircinin gözünün içine bakarak, çok da iyi bir şekilde oynadığını belirtmeliyim.

 

Ormanın İçine Uzun Yolculuk

Oyunda her şey sahnede olur ve sahnede biter. Bu samimi tercihin seyirciyle kurulan bağı güçlendirdiğini düşünüyorum. Ultimo öndeki monoloğunu bitirip sahne arkasına Elif Ürse olarak giderken öne Alican Yücesoy ve Doğacan Taşpınar sahnenin önüne iki Alman subay olarak geliyorlar. Enerjileriyle seyirciyi de yanlarına alıp, görevine ihanet edip ordudan kaçan başka bir Alman subayının peşine düşüyorlar. Burası, başında İtalyan bir subayın olduğu Afganistan’da bir Birleşmiş Milletler kampı. Almanya ve İtalya arasındaki ilişki hep çok komiktir. Almanya bir şeyler der, örneğin “Biz savaşa giriyoruz, siz de gelsenize” gibi ve İtalya yapar. Nitekim, sahnede gördüğümüz şey bu iki ülke arasındaki komik ilişkinin bir izdüşümü gibi. Ultimo’nun sahnesiyle kurulan oyun-seyirci ilişkisi bu güçlü sahne ile daha da sıkılaşıyor ve oyuncular da bu bağdan kuvvet alarak sahnede adeta yükseliyorlar.

İki Alman subay, Dorsch ve Pellner, kaçak subayın peşinde, Afganistan’ın olmayan yağmur ormanlarında yollarına devam ediyorlar ve bu kez de karşılarına Sırp -belki Yugoslav demek daha doğru- bir satıcı çıkıyor. Bu sahne oldukça önemli, çünkü NATO’nun ülkeyi akıllı bombalarla bombalamasının ardından Bojan Stojkovic’in hikayesine acıyarak ondan bir şeyler satın almak istemesi siyasetlerin saçmalığına ve diplomatik ikiyüzlülüğe iyi bir örnek teşkil ediyor. Tabii, burada satıcıdan bir şeyler almak isteyenin sadece Doğu Almanyalı Dorsch olduğunu da belirtmek gerekir.

Yolculuk devam ederken ikili bu kez de bir misyoner okuluna denk gelirler. Bu sahnede az önce Stojkovic’i canlandıran Yelda Baskın’ı bu kez misyoner öğretmen Lyle Carter rolünde görüyoruz. Lyle Carter’ı Amerika, bu sahnedeki yerlileri Amerikan demokrasisinin gittiği herhangi bir ülkenin vatandaşları olarak görebilirsiniz. Çadır bezinden etek, paspastan yapılma bir üst ve boğazında tasmalı bir kadınla çıplak bir erkeğin hallerinden memnun, gülümseyerek vals yapmaları gülünç karanlığı sahneden yüzümüze vuruyor.

 

Hesaplaşma

Gelelim oyunun aynı anda hem en vurucu ve en boğucu yerine, yani Pellner rolünden çıktıktan sonra, rol arkadaşlarının sahnede yalnız bıraktığı Alican Yücesoy’un monoloğuna. Ekibin söylemek istediği ne varsa bir çırpıda Alican Yücesoy’un ağzından çıkıyor hepsi. Bunu kolaycılık olarak yorumlamak yine kolaycılığa başvurmak olacaktır. Başta demiştik, bu bir bakıma Lotz’un kendiyle, ülkesiyle, kıtasıyla hesaplaşması sayılabilecek bir metin. Burada, metinde yer almayan bu monoloğun da böyle bir amacı var: Hesaplaşmak. Yer yer Hamlet’ten ödünç cümlelerle oluşturulan bu metin ekibin kendiyle, yaptıkları işle, seyircilerle, gündemlerle hesaplaşmasını kapsıyor. Bir bombalama eylemi karşısında tiyatro yapmanın değerini sorguluyor oyuncular burada. Bir oyuncunun tek başına bir bombalama eylemini engelleyebileceğini söyleyebilir misiniz? Sorunun cevabını vermek zor, nitekim monolog da veremiyor bunun cevabını. Ama bir oyuncu başka ne yapabilir? Bu ikilemi Alican Yücesoy’un gözlerinde okuyabilirsiniz. Vurucu kısmı buydu, peki boğucu olması neden? Burada teknik bir problemden bahsedebiliriz. Monolog sahnesinden önce, oyuncuların sahneyi birbirine kattıkları anlar seyirciyi o kadar hızlandırıyor, harekete geçiriyor ki sonrasında gelen bu sahneyle birlikte adeta her şey ikiye bölünüyor. Dolayısıyla monolog sahnesi gökten düşmüşçesine eklektik bir hal alıyor. Bu keskin ikiliği, ekibin provalarını, ülkenin gündemini patlayan bombaların oluşturduğu günlerde yapmış olmalarıyla açıklayabiliriz tabii ki, ancak iki senenin ardından güncel kalabilmek adına bu sahneleri tekrar gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum.

 

Gülünç Karanlık

Yazan: Wolfram Lotz

Yöneten: Nurkan Erpulat

Dramaturg: Ceren Ercan

Oyuncular: Alican Yücesoy, Doğacan Taşpınar, Erol Ozan Ayhan, Elif Ürse, Yelda Baskın

Dekor / Işık Tasarım: Cem Yılmazer

Kostüm Tasarım: Tomris Kuzu

Ses / Efekt Tasarım: Melih Yüzer

%d blogcu bunu beğendi: