6   +   4   =  

Peki peki… Brad Pitt’e benzeyen bir şey istiyorum! Bu sözlerle açılıyor oyun. Adına Mutluluk Odası denen ve içinde çarşafları yeni değiştirilmiş çift kişilik bir yataktan başka hiçbir şey bulunmayan zamansız bir odada yankılanıyor bu sözler. Biraz heyecandan, ama daha çok içinde bulunduğu duruma duyduğu tedirginlikten titriyor kadın. Hakkı var; nereden geldiğini bilmediğiniz bir ses size yüz yıldır beklediğiniz, farklı ilişkilerde bulmayı denediğiniz o kişiyi, ideal partnerinizi, en ince ayrıntısına kadar taklit edilebileceğini söylese eminim siz de heyecandan, ama daha çok tedirginlikten tir tir titrerdiniz.

Bugün, kapitalizmin herkesi giderek aynılaştırmasının bir sonucu olarak artık beğenilerimiz de nefretlerimiz de bize ait belirlemeler olmaktan çıkmış durumda. Bir anda herkes aynı anda aynı şeyi manasızca çok severken, modanın çürütücü etkisiyle birlikte, bir anda o şeyden aynı anda nefret edebiliyoruz. Aynıyız. Herkes aynı yere tatile gidiyor, aynı yemeği sipariş ediyor, aynı ayakkabıyı giyiyor… Mükemmel erkeğini bulmak için Mutluluk Odası’na gelen kadın tam da bu aynılığı tatmak istiyor ve bu isteğini bize oyun boyunca hiç görmediğimiz, odanın dışından gelen robotik sese ideal partnerini tanımlarken sezdiriyor. Kadın’ın klişe tanımlamaları geçmiş ilişkilerinde yaşadığı hayal kırıklıklarının doğal bir sonucu olarak görülebilir. Artık kadın için herkes gibi mutlu olabilmenin yolu kirli sakalının kaç günlük olacağına bile karar verebildiği, insani güvensizliklerden uzak, duygusuz bir robotla birlikte olmaktan geçiyor. Ancak pazarlanan bu mutluluğun, pazarlanan diğer her şey gibi sadece çökmekte olan bir yanılsama olduğunu söylemek gerekir. Nitekim arzularının hapishanesinde kadın da yaşayacaktır bu çöküşü.

Oyun boyunca sahne arkasına yansıyan farklı farklı kısa görüntüler hem sahnedeki anlamı güçlendiriyor hem de Mutluluk Odası’nın müşterilerine vadettiği son teknoloji atmosferi yaratmada önemli rol oynuyor. Bahar Kerimoğlu’nun işlevsel reji tercihiyle burada bir taşla iki kuş vurduğunu söylemek mümkün. Burak Altay’ın sahnede görünmediğini, sadece sesiyle oyuna dahil olduğunu düşündüğümüzde sahnede tek kalan Şebnem Bozoklu’nun oyunculuk performansı oldukça önem kazanıyor. Bu noktada kendisinin başta bahsettiğimiz titrek, tedirgin ruh halini oyunun başından sonuna dek hep aynı şiddette oynamasının yer yer oyunu izlemeyi güçleştirdiğini söylemeliyim. Kaplan Sarılması her ne kadar bir saati aşmayan kısa bir oyun olsa da Şebnem Bozoklu’nun oyun boyunca değişmeyen, aynışalan tepkileri ben de kısa kısa periyodlarla aynı olayları tekrar tekrar yaşıyormuşum hissi uyandırdı. Böyle olunca sahneden salona giden hikaye ne yazık ki beklenen etkiyi vermiyor. Bu etkinin ancak sahnedeki devinimin oyunun düşünsel altyapısına yetiştiğinde oluşacağını düşünüyorum.

Sonuç olarak, Kemal Hamamcıoğlu’nun yazdığı, Bahar Kerimoğlu’nun yönettiği Kaplan Sarılması Şebnem Bozoklu ve Burak Altay’ın performanslarıyla her an peşinde koştuğumuz mutluluklarımızı ve modern ilişkilerimizi çarşafları yeni değiştirilmiş yatağın üstüne seriyor ve bu yanılsamalar üzerine yeniden düşünmemizin yolunu açıyor.

 

Kaplan Sarılması

Yazan: Kemal Hamamcıoğlu

Yöneten: Bahar Kerimoğlu

Oyuncular: Burak Altay, Şebnem Bozoklu

Dekor Tasarım: Muhtar Pattabanoğlu

Müzik: Alican Okan

%d blogcu bunu beğendi: