5   +   8   =  

Devlet Tiyatrosu’nun National Theatre iş birliğiyle gerçekleştirdiği “Tiyatro Sineması” projesi kapsamında, benim bilet bulmayı başardığım ilk oyun Hedda Gabler oldu.

Öncelikle biraz bu deneyimden bahsetmek istiyorum. Açıkçası bu projeyi ilk duyduğumda çok heyecanlandım. Uluslararası alanda son derece başarılı ve belki de bir çoğumuzun canlı izleme fırsatı bulamayacağı oyunları bir perdenin arkasından da olsa izleme fikri benim oldukça ilgimi çekti. Projenin negatif tarafı Akün Sahnesi olmuş, bana kalırsa. Sahnenin çok gerisinde olan sinema perdesini görmekte biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Tabii en arka sıradan ancak bilet bulabilmemin bunda bir etkisi olmuş olabilir. Ayrıca çekim kalitesi de nedense o kadar iyi değil gibi geldi, tabii bundan emin olabilmek için birkaç oyuna daha gitmeyi planlıyorum. Bu oyunlara giderken onları ne tam bir tiyatro oyunu, ne de tam bir sinema filmi gibi düşünmek lazım. Zira ne tiyatronun o canlılığını, yaşayışını ne de sinemanın o mükemmel çekim kalitelerini görüyorsunuz. Bunlara rağmen böyle dünya çapında ses getiren bir oyunu izleyebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.

Gelelim Hedda’ya…

Hedda Gabler, Norveçli oyun yazarı Henrik Ibsen tarafından ilk kez 1890 yılında yayımlanan bir oyun. 1891 yılında Almanya’da gösterilmiş ve o dönemde büyük tepki çekmiş. O yıllarda böyle bir kadın karakterin yazılması ve sahnelenmesi ayrı, 2018 yılına bu kadar iyi uyarlanması ayrı etkileyici. Sahnede o yılların kostümlerini, dekorlarını görmüyoruz. Oyunun günümüze uyarlanmış şeklini izliyoruz. Güzel bir yorum olmuş bence.

Sahnede oldukça sade bir ev dekorasyonu var. Bu da izlerken oyunculara, oyunculuklarına daha çok dikkat etmenizi sağlıyor. Evin perdeleri, gönderilen çiçekler, koltuk ve piyano sanki bütün bu eşyaların bir anlamı var ve o yüzden o sahnedeler gibi.

Kocası Jürgen Tesman ile balayından evlerine dönmeleri ile başlayan oyun baştan sona Hedda Gabler üzerine kurgulanmış. Hedda evliliğinden memnun olmayan ve kendisini arayan bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Bir anda sanki bir hikayenin ortasından okumaya başlamışsınız gibi hissediyorsunuz kendinizi. Karakterleri çözmek, oyundaki yerlerini konumlandırmak zor geliyor. Tabii bununla da bitmiyor, yazarın hiçbir olayın altını tam anlamıyla çizmemesi; çoğu kelimenin, duruşun, bakışın beyninizde sürekli uçuşmasına neden oluyor.

İtiraf etmeliyim ki ilk perde benim için sıkıcı geçti. Her şey o kadar havada kaldı ki, alt metinleri kesinlikle dolduramamak, tam olarak oyunun içine girememek ve sürekli bir şeyleri çözmem gerektiğini düşünüp çözememek sıktı beni.

İkinci perdeyle birlikte bazı şeyleri çözmeye başladıkça daha doğrusu Hedda karakterinin içine girdikçe, seyretmek daha keyifli hale geldi. Hedda kendi iç hesaplaşmaları olan ve bunları sadece kelime aralarında yansıtan bir karakter. Bir bakışından, belki bir hareketinden, susmasından bazı şeyleri anlamak gerekiyor. Asıl adı Hedda Tesman ama oyunda Hedda Gabler olarak görüyoruz onu. Hedda  aynı zamanda karmaşık ve tehlikeli bir karakter. Tutarsız, yaşadığı hayattan memnun olmayan bir kadın. Kendi hayatı ile evliliğinin arasına sıkışıp kalmış; kurtulmak, kendini bulmak için çabalıyor. Oyun boyunca Hedda’nın bu kırılgan, aciz, hesaplaşmalarla dolu, mutsuz ruh halini ve çevresindekilerin hayatlarıyla oynamalarını, onların hayatlarına kendi istediği şekilde yön vermeye çalışmasını izliyoruz.

Bu özellikleri bir yana aynı zamanda bir kadın olarak da güçlü, herkes gibi olmayan, farklı da bir kadın Hedda. Diğer kadınlar gibi pasif görmüyoruz onu. Gabler soyadını kullanması bile onun karakter olarak silik bir kadın olmadığını gösteriyor. Adeta kapana kısılmış, kendini arayan biri olan Hedda anlaşılması zor bir kadın. Bu dengesizliklerin içinde bu kadar güçlü bir karaktere sahip olmasına rağmen içinde bulunduğu durumdan sıyrılıp çıkamıyor ve oyunun sonunda intihar ederek kendi kaderine hükmediyor ve belki de diğerleri gibi olmadığını kanıtlıyor.

%d blogcu bunu beğendi: