4   +   8   =  

DTCF Tiyatro Bölümü – Jüri

Her şeyin kelime anlamını ezberlemeye o kadar teşneyiz ki yeni bir kelime yaratmaya cesaretimiz dahi yok. Sorun yaratan kelime ‘’ Profesyonellik’’.

Bir şeyden para kazanmak ya da sadece para için bir şey yapmak olarak bu kelimenin dimağımızdaki yerini özetleyebiliriz sanıyorum ki. Böyle bir girişe ne gerek var, şu sebeple: Para kazanma zorunluluğu, bedenin içinden ruhu öyle uzak bir yere atıyor ki buruşuk buruşuk gezmemize ramak kalıyor, yediremiyoruz tabii o çirkinliği kendimize, içimize gazete kağıtları dolduruyoruz ve dimdik yürümeye devam ediyoruz. İşlerimizi sevmiyor, para kazanmaktan başka bir şey düşünmüyor ve ezberlenmiş bir şekilde ‘’gerçek hayat’’ diye bir tamlamaya göre bütün hayatımızı organize edebiliyoruz. Bir elin beş parmağı birbirine benzemezken milyar insanın aynı tamlamadan aynı şeyi anlıyor olması da açıkçası ufak  bir kalp krizi yaratıyor.

Kendimizde yarattığımız ve olması gerekliliğinden adımız gibi emin olduğumuz bu ruhsuzluk, karşıda gördüğümüz ruh parçacıklarını da birer sorun olarak düşünmemize ve onu öldürmek için elimizden gelen her şeyi yapmamıza neden oluyor. Bu garip itici güç, evrimleştiğinin farkında olan insanın ‘’kendi kendini ve hatta bir başkasını evrimleştirebilme’’ gücüne ya da hevesine yol açıyor. Dönüştürmek, değiştirmek, olabildiği kadar kendimize benzetmek hayatı yaşama disiplinimizde önemli bir nokta oluşturuyor. Örneğin, artık bir mekanın kokusu hatırlanmıyor ya da kulağımıza çalınan bir şarkı en fazla internet kotamız kadar bizi endişelendiriyor. Şiir sevmiyorum, sevseydim buraya konuyla alakalı bir şiir kondururdum.

Konumuz Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin bu seneki oyunlarından Jüri. On İki Kızgın Adam olarak bildiğimiz şahane filmin, oyunu. Burada ufak bir kafa karışıklığını düzeltmek gerekiyor. Okul oyunlarını biz birer ‘’proje’’ olarak mı değerlendireceğiz, yoksa profesyonel anlamda gerçek bir ‘’oyun’’ olarak mı değerlendireceğiz. Açıkçası burada açık seçik konuşmaktan da imtina etmiyorum ve ‘’güya’’ profesyonel bir çok oyuncudan görmediğim hevesi, isteği, kafa karışıklığını gördüğüm okul oyunlarını birer proje olarak değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Hele ki örneğin, Bilkent Üniversitesi MSSF Tiyatro Bölümü oyunlara biletli seyirci alırken, bir yandan da bunun pedagojik bir süreç olduğunda ısrar eden birtakım takdire şayan paradokslar barındırıyor, oyunların hakkında yazı yazılmasına dair birtakım sorunlar türetiyor. Anlamakta zorlanıyorum. Hacettepe Üniversitesi ve DTCF Tiyatro Bölümü ise ‘’halka açık’’ olarak oyunlarını oynamaya devam ediyor ve oyuncuların seyirciyle buluşmalarının temrinine olanak sağlıyor.

Bilindiği gibi DTCF Tiyatro Bölümü büyük yaralar aldı. Bu yaraları yalnızca ihraçlara bağlamıyorum. Turgut Özakman, Sevda Şener, Nurhan Karadağ, Sevinç Sokullu gibi hocalarının ardı ardına vefatı bir kuşak değişimini zaten gözümüze sokmuşken, ardından yaşanan ihraçlarla o kuşak çok çok hızlı bir şekilde değişmek zorunda kaldı, kimse ne yapacağını bir süre bilemedi, ortada bütün, ağır bir gelenek vardı ve ayağa kaldırılması gerekiyordu. Sorun asla ve asla egoyla çözülebilecek bir şey değildi, herkes alması gereken sorumluluğu aldı, almaya çalıştı. Zor zamanlar geçirildi. Hala da geçiriliyor.

Ünsal Coşar, Ankara Devlet Tiyatroları sanatçısı. Birçok oyunda izlediğimiz Coşar, kendisine mesleğini veren duvarlara, sıralara, toprağa koyduğu hocalarına, ihraçlarının kalbini sıkıştırdığı arkadaşlarına karşı sorumluluğunu sırtlandı ve ihraçların hemen ardından devraldığı oyunlar, girdiği dersler, sonrasında geliştirdiği projeler ile batan bir geminin üzerinde kalarak fizik kurallarına direndi, onun direnmesine destek olan hevesler, destekler de muhakkak vardı, ancak evine gidip uyuyabilirdi, uyumadı. Çünkü uyuyamadı. Uyuyamayan insanlar uyumaz.

Oyunculuk temrini açısından müthiş bir tercih olan Jüri, oyuncuyu seyircinin önüne sıkıştıran ve çıkış alanı tanımayan, ciddi pedagojik bir metin.  Ünsal Coşar da yalnızca repliği geldiğinde aldığı gazla ‘’hem höm’’ edip cümlenin gücüne sığınan birer sesli kitap okuyucusu olmalarını istemediği oyunculuk üçüncü sınıf öğrencilerine ‘’dinlemeyi’’ öğretmesi açısından bu metni seçerek oldukça önemli bir iş başarmış. Kişiler, görmediğimiz bir suçlunun suçlu olup olmadığını tartışıyor ve en önemlisi kararı değişen, kafası karışan ve metnin gerçekliğini ‘’yaşayarak’’ anlatan oyuncular ile sergileniyor. Değişen, dönüşen, yalnızca söylemeyen aynı zamanda da ‘’anlatan’’ bir avuç, gerçek, umut verici, güçlü ve zeki oyuncu izliyoruz. Kimse geri adım atmıyor, çünkü seyirci onlara bakıyor. Kulise geçip kendilerini yapay bilmem ne teknikleriyle ısıtamazlar, oyundan kopamazlar, seyircinin dedikodusunu yapamazlar, içinde bulundukları anı, sahneyi ve hikayeyi ne kadar gerçek kılarlarsa o kadar ‘’ bir şey yapmış’’ olacaklar ve bunu başarıyorlar.

Ayrı ayrı bahsetmeye gerek yok, okullara önem veriniz, elinizi sokmaktan korktuğunuz taşın altından bazen sevgiliniz, bazen çocukluğunuz, bazen de vicdanınız çıkıyor. Ünsal Coşar’ın özelinde, tüm tiyatro bölümünü bu dirençlerinden dolayı kutlarım. Direnç iyidir.

Çocuklar suçlu değil. Hiçbir çocuk suçlu değil. Sadece bazıları kendilerini savunamıyorlar.

İyi seyirler.
%d blogcu bunu beğendi: