10   +   6   =  

 

Sahne 367’nin sahipleri ve aynı zamanda sanatçıları olan Alper Çankaya, Faysal Can Dakni ve Naz Göktan’la kuşburnu çayları eşliğinde, küçük mekanlarından başlayıp tiyatronun evrenselliğine ulaştığımız güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

 

Kendinizi biraz tanıtır mısınız?

 

Alper Çankaya: 2009 yılında Gazi Üniversitesi İktisat Bölümüne girdim. 3 yıl kadar iktisat bölümünde okudum ama bir türlü mutlu olamadım. Tercih ettiğim bölüm ilgi duyabileceğim bir alan değildi. Sonradan anladım bunu maalesef. Okulla çok alakam yoktu. Sadece fakültenin basketbol takımına girmiştim. Okula antrenmanlara ve arkadaşlarımla sohbet etmeye gidiyordum.

Üçüncü senemin başında bir arkadaşım tiyatro kursuna başladı ve bir ay kadar devam ettikten sonra beni de çağırdı. Çok keyifli olduğunu söyledi. “Sen de keyif alırsın, gidelim birlikte.” dedi ve ben de gittim. Hakikaten çok da keyif aldım ve devam ettim. O gittiğimiz kursta konservatuvara hazırlanan bir grup, bir de hobi grubu vardı. Sonradan bu iki grup ayrıldı. Konservatuvara hazırlık grubu daha ciddi ve yoğun bir çalışma temposuna girecekti. O arkadaşımla bir gün oturduk. ‘‘Acaba biz de denesek mi?’’ dedik. O da benimle aynı okuldaydı. Başka bir bölümde okuyordu ama aşağı yukarı aynı işi yapacaktık mezun olunca. O gün karar verdik biz de deneyelim diye.

Konservatuvar sınavları haziran ayında başlıyordu. Ocak ayındayken başladık sınavlara hazırlanmaya. Orada bir de oyun çıkardık ekiple. Haldun Taner’in Ay Işığında Şamata oyununu oynadık.

Önce Dokuz Eylül’ün sınavına girdim fakat kazanamadım orayı. Sonra Hacettepe’ye girdim. Oradan 2. aşamada elendim. Bir de Bilkent’in sınavına girmiştim. Bilkent’i kazandım. Bir anda tiyatro bölümünü kazanmış biri olarak çıktım ailemin karşısına.

 

Nasıl karşıladılar peki?

 

Alper: Konservatuvara hazırlandığımı biliyorlardı ama kazanabileceğimi düşünmüyorlardı herhalde. Geçici bir heves olarak düşünmüş olabilirler. Çünkü insanlar yıllarca hazırlanıyor, ciddi bir şey olarak görüyorlardı. 6 aylık bir hazırlıkla kazanabileceğimi düşünmüyordu ailem. Kazandım deyince biraz şaşırdılar. Ama sonra kararlılığımı görünce oturduk uzun bir konuşma yaptık babamla. O da dedi ki: ‘‘3 senedir başka bir alandasın. Şimdi başka bir şeye heves ettin. Bunu da yine maymun iştahlılıkla yarıda bırakırsan, bizi çok zor durumda bırakırsın.’’ gibi. Sonra da ‘‘Hadi bakalım oku.’’ dedi.

Bilkent’e başladım ve 5 yıl boyunca çok güzel zaman geçirdim okulda. Hakikaten birçok şey öğrendim. Çok değerli insanlarla çalışma fırsatı buldum.

Faysal Can Dakni: Ben 12 yaşında okulun tiyatro kulübüne girdim. Tiyatro kulübünden sonra ilk temsili yaptık okulda. Sonra da eve gittim ve “Ben tiyatrocu olacağım.” dedim. Böyle bir konuşma geçti aramızda. Ondan sonra hiç değiştirmedim kararımı. Mezun olunca konservatuvara hazırlandım, neler yapıyorlar öğrendim. Alper’le ilk tanışmamız o kursta oldu aslında.

Alper: Faysal’la o zaman Godot’yu Beklerken’i çalışmaya başladık. Bayağı çalışıyorduk çıkartalım oyunu falan diye. Cahil cesaretiyle aldık elimize Godot’yu Beklerken’i.

Faysal: O kadar da insan var aslında. Hiç düşündün mü, birçok kişiyle çalışmadık. Direkt birbirimizi bulduk. Dedik ki, oyun çıkaralım. Sen mi teklif ettin ben mi?

Alper: Hiç hatırlamıyorum nasıl gelişti.

Faysal: Bir anda dedik işte, oyun çıkaralım. Hatta oyun afişini bile yaptık. Bayağı kafamızı kırmıştık. Sene 2011’di bu arada. Sonrasında 2012’de aynı okulu kazandı. 4 sene sonra da tiyatro açtık, tiyatro kurduk. Bu arada 2012’de ODTÜ Koleji’nden mezun oldum. Böyle gelişti.

 

Naz Göktan: Çocukluğumda sanata ilgim vardı. Aslında 3 yaşında ne kadar ilgi olabilir ki. Ailemin yönlendirmesiyle bale yaparak ilk kez sanatın içinde bir etkinlik yapmaya başladım. Uzun yıllar bale yaptım. Bu süreçte başka sanat dallarıyla da ilgilendim. Lisede Faysal gibi tiyatro yaptım. 17 yaşındayken ailem ‘‘Gir konservatuvara.’’ demişti ama öyle bir şeye girmek istemedim. Kolay değildi. Ama bence iyi bir karar vermiştim. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümüne girdim. Çift ana dalı da Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümünde yaptım.

Okurken bence oyunculuğa ilgim arttı. Annem de ‘‘Bir kursa gidip dene bakalım nasıl oluyor.’’ deyince kamera önü oyunculuk kursuna gittim. 2010 yılında Aclan Büyüktürkoğlu ile çalışmaya başladım Filmstar Sanat Atölyesi’nde. 2 yıl sonra Erdal Beşikçioğlu Cer Modern’de Stüdyo Cer’i açıyordu. Bir audition haberi geldi. Auditiona girdim kazandım. 2011 yılında Erdal hocalarla çalışmaya başladım. Yaşım da 21’di. Okulları bitirmiştim ama 1 sezon oynadıktan sonra yaşım 23’e gelmeye başlayınca biraz tedirgin oldum. Çünkü Hacettepe konservatuvarda yaş sınırı vardı. O yüzden acele bir kararla birkaç ay içinde üniversite sınavına tekrar girdim. Ardından Bilkent ve Hacettepe’nin oyunculuk sınavlarına girdim. İkinci aşamada Hacettepe olmadı. 2013 yılında da Bilkent’e başladım.

Alper ve Faysal’ın bir alt dönemiydik ve çok güzel bir dönemdik. İki dönem de çok iyi hocalarla çalıştık, çok şanslıydık. Süper projeler yaptık.

Mezun olduktan sonra da Alper ve Faysal’la beraber Sahne 367’de çalışmaya başladım.

 

Sahne 367’yi açma sürecinizden bahseder misiniz?

 

Faysal: Okulda başlayan bir fikirdi ve daha 2. sınıftayken bizim aklımızda mezun olunca özel bir tiyatro açma fikri vardı. Aslında çok kişiyle başlayan bir fikirdi. Mezun olduktan sonra ayrılmalar oldu. Sonunda Alper’le ben kaldık.

Mezun olduktan sonra özellikle oyunculuk okuyan öğrenciler, ister istemez ne yapacaklarını hep düşünürler. Nasıl bir yol izleyeceğiz diye. Çünkü kolay bir şey değil. Elinde sadece iki tane şey var. Ya devlet tiyatrosuna gidersin ya da İstanbul’a gidip ya televizyon ya da sinema beklersin. Biz iki tarafta da olmak istemedik. Bir tiyatromuz olsun, kendi yerimiz olsun; tiyatro oyuncusu olarak kendimizi orada geliştirelim, provalarımızı, antrenmanlarımızı yapalım istedik. Böyle bir yuva kurma fikri vardı. Sonunda da kavuştuk aslında.

 

İsmi nereden geldi peki?

 

Faysal: 367 numaralı bir stüdyo var okulda. Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümünde. Her 1.sınıf oradan geçer önce. 367’de ilk temel oyunculuk eğitimini alırlar. Ondan sonra 369 numaralı stüdyoya geçerler. Sonra da ana sahneye geçerler. Biz 367 koymak istedik. Sahnemizi sınıfımız olarak görmek istediğimiz için 367 koymak istedik. Çok güzel anılarımız var içinde.

 

 İnternet sitenizde yayımladığınız bir manifestonuz var. İçeriğinden bahseder misiniz?

 

Faysal: Sen bahsetmek ister misin? (Alper’e)

Alper: Sen pek hatırlamıyorsun galiba, pasladığına göre. Ben daha geçen gün göz attım.

 

Hazırlıklı olayım diye mi?

 

Alper: O yüzden değil de, gerçekten bazen insan nasıl bir niyetle yola çıktığını hatırlamak istiyor. Bir göz attım hakikaten ne demişiz. Ya da işte o gün hayal ettiğimiz veya amaçladığımız şeylerle bugün yaptığımız şeyler örtüşüyor mu? Düşüncelerimizde tavırlarımızda değişiklik oldu mu? Bazen göz atma ihtiyacı hissediyor insan. Manifestomuzda söylediğimiz şey aslında yaptığımız işlerde evrensellik, evrensel olanı yakalama amacı gütmemiz. Kendi kültürümüzden beslenerek, kendi birikimlerimiz doğrultusunda bir yaratım gerçekleştirip bunu evrensel kılmak amacındayız. Sanat politikamız bu. Her şeye eşit mesafede olmak istiyoruz. Her türlü sanatsal üsluba, toplumsal akıma, her şeye eşit mesafede yaklaşıp objektif bir bakış açısıyla üretmek istiyoruz. Temel amacımız bu.

 

Oyunlarınız, var olan metinlerin dönüştürülüp sahneye uyarlanmasıyla mı oluşuyor yoksa sadece kendi yazdığınız oyunları mı sahneliyorsunuz?

 

Alper: Sadece kendi yazdığımız oyunları sahnelemiyoruz. Metin seçimi konusunda da her tarz oyuna eşit mesafedeyiz. Sadece psikolojik gerçekçi oyunlar yaparız ya da avangart veya absürt metinleri tercih ederiz, gibi kendimiz kısıtladığımız bir sanat politikamız yok. Sadece içinde bize dokunabilecek, bizim de başkalarına dokunabileceğimiz şeylerin olabildiği metinleri tercih etmeye çalışıyoruz. Bu içimizden birinin yazdığı bir metin de olabilir, başka birininki de. Onun dışında klasik bir metin de olabilir. Yerli/yabancı metinler, absürt/avangart/gerçekçi/komedi/dram böyle bir ayırt etme durumumuz yok. Sadece içinde bir şeyler bulmaya çalışıyoruz. Bize ait, kendimizi o metnin sözünü anlatırken rahat hissedeceğimiz şeyler bulmaya çalışıyoruz. Temel arayışımız bu metin seçiminde.

 

Peki o zaman klasik bir metin geldiği zaman kendi yapımıza göre de uyarlayabiliriz diyorsunuz.

 

Alper: Evet ufukta öyle bir şey gözüküyor hatta. Klasik bir metnin uyarlamasını yapıp kendi üslubumuzca sahneye koymak niyetindeyiz.

Naz: Bir sahneye gelirken sahnenin çeşitliliği şu açıdan önemli. Buraya gelen seyircide bir aşinalık ve benimseme oluyor. Belli kalitede bir şey izleyeceğini garanti ediyor olmamız lazım. Yani bir iş çıkardınız çok iyi, diğeri çok kötü durumunda iyi olup olmadığınız belli olmuyor. Hedefimiz standart bir kalite yaratmak. Mesela burada 3 oyun var. Üçünün de üslubu, oyunculuk tarzı, anlattığı şey ve türü birbirinden çok farklı. Madam, tamamen özgün, yeni yazılmış bir metin. Japon Kuklası çok eski değil ama bilindik. İyi bir versiyonuyla bugüne gelmiş. İlham hoca (İlham Yazar) tarafından sahneye koyulmuş. Soytarılar, eski bir metin ama 2024’e uzanan günümüzün bir uyarlaması. Buraya seyirci hep aynı tarz oyun oynuyorlar gibi gelmemeli. ‘‘Farklı tarzda bir klasik de çalışmışlar, iyidir kesin.’’ dedirtmek önemli. Biz de zaten o üslupta bir 4 sene geçirdiğimiz için şansımız oradan geliyor. Üçümüzün de oynadığı oyunların hepsi bambaşka üsluplarda oyunlardı. Hiç birbirini tekrar eden oyunlarda oynamadık okul oyunlarımızda. Çok farklı disiplinlerde hocalardan çalıştığımız için bizim de oyuncu olarak bir açlığımız var. Her disiplinden bir şey deneyimlemek bizim için de keyifli olanı.

 

Benim de Bilkent’te ve sonrasında burada gözlemlediğim şey oyunların önceden sahnelenmiş veya yeni bir oyun olsa da aynı dil etrafında, evrenseli yakalayan özellikte olmaları. Önceki sahnelemelerden farklı bir oyun izleyebileceğimi hissederek oyunlara geliyorum.

 

Alper: Böyle hissettirebiliyorsak ne mutlu bize. Hakikaten böyle bir amacımız var. Biraz önce söylediğim şeyle örtüşüyor bu. Yaptığımız her projede farklı ve bizden bir şeyi katmak niyetindeyiz ortaya çıkardığımız oyuna.

 

Oyunların oluşum sürecinden bahseder misiniz? Fikir kimden çıkıyor?

 

Faysal: Oyunları aslında hepimiz araştırıyoruz, okuyoruz. Beğendiğimiz bir şey olduğu zaman hemen birbirimizle temasa geçiyoruz. Paylaşıyoruz, neden beğendiğimizi söylüyoruz. Oyunu neden sahneye koymamız gerektiğini tartışıyoruz. Çünkü genelde hep şöyle bir şey gözetiyoruz. Oyunun yazıldığı döneme bir şey söylemesi gerekiyor. Oyunun sahneye koyulduğu döneme de bir şey söylemesi gerekiyor. Bunu düşündüğümüz zaman tekst aslında fazla karmaşık hale gelmiyor. Getirdiğimiz tekstler genelde bizim söylemek istediğimiz şeylerle çok benzediği için oturduğumuz tartıştığımız zaman bir ortak paydada birleşiyoruz. Madam oyununu Erdal Ozan Metin yazdı. Sonra Madam karakterini Naz’a önerdi. Aslında çok istediğimiz bir şeydi. Metni okuduğumda da prova sürecinde de oyun çok yakıştı. Enteresan bir işti.

Alper: Özgün olması ve yeni bir şeyler deniyor olması bakımından bizim burada yapmak istediğimiz işlerle örtüşüyordu Madam. Bizim burayı açarkenki amaçlarımızdan birisi de yerli ve yeni yazarlara, yönetmenlere, oyunculara şans tanımak ve bir alan açmaktı. Bunu başarabildiğimiz bir işti. Her zaman iş yapan insanların, bir kez daha bir iş daha yapabileceği bir yer olmak da iyi bir şeydir, eğer sanat politikanla örtüşüyorsa. Bir yandan böyle yeni işlere alan açmak bizim amaçlarımızdan biri. Madam’da bunu gerçekleştirdik.

Naz: Hepsi birbirini getirdi aslında. İlk başta bu sahnenin sandalyesi, perdesi, platformu yoktu ama Daniel’le olan dostluğumuzla o gitmeden ilk oyunumuzu çıkardık. Bu biraz da insanların enerjilerinin tutmasıyla olacak bir şey. Bayağı kiralık sandalyeler geldi. Duygusal olacak ama gönüller bir aradaydı. Yapacağımız işi biliyorduk. İmkânlar o an yaratıldı. O bitti. Ozan ‘‘Ben bir metin yazdım. Oynar mısın?’’ dedi. “Oynarım.” dedim. Prömiyerde inşaattan kasalar getirip oynadık. Madam’ı izleyen bir arkadaşımızla o gün tanıştık Daha sonra keşke sizinle bir oyun koysak burayı çok sevdim, dedi ve Soytarılar çıktı piyasaya. Buraya kadar gelen başarı ve birliktelik Japon Kuklası’nı da getirdi sonuçta, aslında büyüyen bir şey. Şöyle olmuyor yani: “Bir buluşalım da sanat ekibimiz, sanat kurulumuz oyun seçsin, vaktidir.” gibi bir şey değil. Tesadüflerle ve ihtiyaçlarla çıkıyor oyunlar.

Faysal: Sahnede söylediğimiz, söylemek istediğimiz sözler çok kıymetli. Özelikle Soytarılar oyununu seyirciler sahnemizde izlediğinde gerçekten çok farklı hissedeceklerdir. Çünkü manifesto gibi bir oyun Soytarılar. İçinde gerçekten söylemek istediğimiz o kadar çok fazla söz var ki yazar da bunları yazmış. Üç tane soytarının o dönemin içinde bulunduğu zorlukları aslında biz bugün 2019 Türkiye’sinde üç tane tiyatrocu olarak zaten yaşıyoruz. Biz bu oyunu oynayarak içinde söylediğimiz cümlelerle -ki ‘‘Hayatta en önemli şey küçük mekanlarda çıkmaktır’’ diyor bir karakter. ‘‘Küçük bir mekanda çıkıp gösterini yapmak bunun zevki sonsuzdur’’ diyor.- Bizim sahne 120 metrekare ve gerçekten bunu kastederek söylüyoruz. Oradaki karakterler olarak söylemiyoruz. Faysal Alper, Naz olarak söylediğimiz cümleler. Her oyuna böyle yaklaşmaya çalışıyoruz. Bir tekst önümüze geldiği zaman bunu neden yapacağız? Çünkü böyle bir sözü var. O zaman bu sözü vurgulayalım istiyoruz.

 

Oyunlarınızı sahneleme aşamasında merkeze aldığınız temel öge nedir? Performans, metin, tasarım vb.

 

Naz: Tasarıma ağırlık veremiyoruz paramız olmadığı için.

Alper: Oyundan oyuna değişiyor aslında. Oyunun üslubuna göre de şekil alıyor. Performansı öne çıkarmak gereken işlerde ona ağırlık veriyoruz. Aslında her zaman performans birinci sırada geliyor denebilir. Elimize aldığımız her metinde aslında performans bizim için öncelik.

Naz: Biz tabii oyuncu kanalında olduğumuzdan, bizim için oyundaki performans önemli. Ama şimdi 3 projeyi düşünüyorum. Madam, çok metin bazlı bir oyundu. Hiçbir dekor yok. Bir mikrofon ve oyuncu vardı. Ozan da diyordu ki, “Hiçbir şey istemiyorum. Çıkıp metin ne hissettiriyorsa onu oynamalısın.” Orada tamamen, “Metin ne istiyor?” ve performans odaklıydı. Soytarılar’da bambaşka bir üslup çalışması yaptık. Orada tamamen performansa dayalıydı. Japon Kuklası’nda metin önemliydi. Metin ne diyor, bu komedinin arkasında nasıl bir trajedi yatıyor, o önemliydi. Onlar da o komedi standartları içinde var olmaya çalıştı. Hepsi bir arada olması gerekiyor gibi geliyor bana. Bazıları daha öne çıkıyor.

 

Oyunlarınızın içeriklerinden bahseder misiniz?

 

Naz: Madam, 55 dakikalık tek kişilik bir oyun. Madam aslında Edith Piaf’ın hayatından esinlenilerek, onun hayatındaki birtakım temel taşlardan etkilenilerek yazılmış bir eser. Bir otobiyografi değil. Edith Piaf’ın hayatından yola çıkarak aslında herhangi birinin toplum üzerindeki görüşlerini anlatıyor.

Alper: Aslında anlatmak istediğini anlatmak için Edith Piaf’ı bir sahne figürü olarak kullanan bir metin.

Naz: Toplumda ilişkilerin dejenerasyonu, insanların sadece şekilci ve bireysel pakete takılması üzerinden, ilişkilerin yozlaştığı, hiçbir şeyin o saf duygularımıza dönmediği bir şeyi eleştiriyor aslında. Edith Piaf’ı oynuyorum. Edith Piaf ölmüş ve sahneye çıkıyor ve insanlara bir şey söylüyor. Şöyle özetliyor metinde: ‘‘Artık insanların hayatlarına o pis çamurlu ayakkabılarınızla girmeyeceksiniz. Sizi size anlatsam intihar edersiniz.’’diyor. Aslında topluma bir ayna tutuyor.

Faysal: Soytarılar iki saatlik bir oyun. Soytarılar gerçekten Sahne 367’nin bir manifestosu olabilecek tatta bir oyun. Biz oyunu 2024 yılında geçirdik. Normalde oyunun orijinal adı Soytarılar.

Alper: Soytarılar’ın distopik bir gelecekte geçen bir uyarlaması. Biraz içerikte de oynadığımız söylenebilir. Müzik ekledik biz oyuna. Orijinal oyuna özgü 6 şarkımız var.

Faysal: Yine Bilkent Üniversitesi Müzik Bölümünden yeni mezun olan arkadaşımız Cem Değirmen besteledi müziklerini.

Naz: Oyunun orijinalinde de şarkılar var. Biz onları Cem’e bestelettik. Bence müthiş bir iş yaptı. Atmosferi çok iyi yansıttı bize.

Alper: Distopik bir gelecekte geçen, aslında bizim karamsar bakış açısıyla aşağı yukarı kendi geleceğimizi anlattığımız bir iş Soytarılar. Bugün gerçekten nitelikli sanat yapmaya çalışan doğruyu güzeli savunan sanatçıların aslında yakın gelecekte karşılaşmasını öngördüğümüz olumsuzluklar anlatılıyor.

Naz: Savaş karşıtı bir grup soytarılar. Papi, Riki ve Buko savaş karşıtı müzik yapıyorlar. Kendi ülkelerinde savaş çıkıyor. Dolayısıyla savaş karşıtı oldukları için hapsediliyorlar. Kaçıyorlar ve ülkelerini terk etmek zorunda kalıyorlar. Başka ülkelere gitseler de orada da aynı şeyleri yaşıyorlar. Yani soytarılar savaş karşıtı bir gösteri olarak geçiyor.

Naz: Japon Kuklası da Dario Fo ve Franca Rame’in kaleme aldığı bir saatlik bir oyun. İlham yazar yönetmenliğini yaptı. Bir fabrikadaki işçilerin trajikomik hikayesi. Tek perdelik bir komedi ama komedinin altında yatan işçilerin trajik hikayeleri, yaşadıkları emek sömürüsünden haksızlıklara ve üstleri tarafından gördükleri kötü muameleye kadar komik bir şekilde anlatıldığı bir oyun.

 

Kendinize örnek aldığınız tiyatro toplulukları neler?

 

Faysal: Ben Kumbaracı50’yi çok beğeniyorum. Gerçekten kumpanya görüntüleri var.

Alper: Üretkenlikleri takdire şayan ve örnek alınası rol model olabilir.

Naz: İstiklal’de Kumbaracı yokuşunda 50 numaradalar. Tiyatrolarının adı “6’dan Sonra Tiyatro”. Mekanın adı “Kumbaracı50”. Biz hep Kumbaracı50 deriz değil mi?

Alper: Evet, aramızda.

Naz: Aslında şunun gibi Sahne 367, mekân da Reşit Galip 11 gibi. Ben de sevmiştim onları çok. Birçok topluluk var aslında.

Alper: Birçok topluluk var aslında örnek alınabilecek. Yaptıkları işlerin nitelikleri şöyle benziyor bizim hedeflediğimiz şeyle: Çok çok büyük televizyon ve sinema yüzü oyuncularla çalışmadan da iyi tiyatro yapılabileceğinin nitelikli oyunlar yapılabileceğinin çok büyük mekanlara ihtiyaç duymadan da çok nitelikli eserler çıkarılabileceğini ve herkesten çok daha şey üretilebileceğinin kanıtı bence o ekip.

Faysal: Umarım yıllarca da devam ederler.

 

Seyirci bulmakla ilgili sorun yaşıyor musunuz?

 

Faysal: Yaşanıyor tabii ki. Çünkü biz yeni bir tiyatroyuz ve daha bir buçuk yaşındayız. Yavaş yavaş da kendi seyircimizin oluştuğuna inanıyoruz. Çünkü sonuçta bir mahallenin içindeyiz ve her ay 3-4 tane mahallenin sakini geliyor. ‘’Aa burada tiyatro varmış, ne güzel diyor.’’. Oyun izliyor ve sonra tekrar gelmeye başlıyorlar. Şuna inanıyorum ben: İzleyici zamanla olacak bir şey. Tabii ki reklam olarak, biz burada tiyatro yapıyoruz, diyoruz. Şöyle de düşünmek lazım: “Kaç kişi sıklıkla tiyatro izliyor? Tiyatro izleyicisi kimdir Ankara’da?” Devlet Tiyatrosu’nun bir seyircisi var. Her oyunları neredeyse full oluyor ama zaten belirli bir kitle var. O kitle her oyunu dolduruyor. Yeni bir kitle yok aslında. O insanların da buraya ulaşması zaman alacaktır.

Alper: Bir de, Ankara’da alternatif mekan izleyicisi çok yerleşik değil. Çünkü böyle mekanlar yok. Yeni yeni oluşmaya başlıyor. Çok fazla sayamayız yani bizim yaptığımız gibi iş yapan. Mekânsal ve işin konsepti açısından. Bu algı yavaş yavaş oturacak büyük ihtimalle Ankara’da. Aslında biraz da bunu sancısını çekiyoruz.

Faysal: Ankara seyircisinin şöyle bir şeyi de var tabi kii, Devlet Tiyatrosu’nun yıllarca tiyatroyu tekeline alması şöyle bir şeyi getiriyor beraberinde: “Tiyatro büyük yerlerde, büyük kapasiteli, çok fazla seyircili yerlerde olur.” gibi bir algı var. Seyirciye bizim sahnemiz tuhaf geliyor tabii. İçeri bir giriyorlar 120 metrekare bir alan 60 koltuk küçük bir sahne. ‘‘A böyle de mi tiyatro oluyormuş?’’ diyor. Bu Ankara’ya yeni geliyor, İstanbul’a geldi. İstanbul’da  artık özel tiyatro denince seyirci zaten şunu biliyor, “Ben küçük bir yere gidiyorum, ama kaliteli keyifli bir iş izleyeceğim.” Devlet Tiyatrosu’nda izledikleri kaliteli işler var, zayıf işler var.

Naz: Özel tiyatroda da öyle aslında.

Faysal: Özel tiyatroda da tabii.

Naz: Çok kötü işler de var. İstanbul’daki arkadaşlarla konuştuğum şey niceliğin fazla olması yani bir sürü tiyatro var İstanbul’da bin bir çeşit oyun ama onun da bir faydası yok. Her ipini koparan, tabiri caizse, apartman katında da tiyatro olur mantığıyla filan dağıldığı için İstanbul’da artık çok seçici davranmaya başladıklarını söylüyorlar. Gelip o kadar kötü işler izliyoruz ki. Herkese de böyle bir fırsat verip gittiğin zaman da küsüyoruz diyorlar. Tabii ismi olan tiyatroları kastetmiyorum. Ankara için de geçerli bu. Sadece İstanbul’da daha yoğun. Akrabalar şöyle bir algıya kapılıyor. Büyük tiyatro algısı olduğu için ‘‘Olsun siz de başka bir yere geçersiniz, büyürsünüz.’’ Ama aslında öyle bir derdimiz yok. Burada da bir şeyler yapılıyor. Belki döner sahneli bir şeyler yapamıyoruz ama yine de bir şeyler yapılıyor. Bunun da alıcısı var. Alice Harikalar Diyar’ının da bir alıcısı var bunun da alıcısı var. Yargılamamak lazım bir taraftan. Sadece küçük sahnelerde iyi iş olur diye de bir şey yok. İkisinin de bence dengeli alması lazım diye düşünüyorum seyircinin.

 

Geçtiğimiz dönem alternatif tiyatrolar üzerine çalışmıştım. Bununla ilgili bir kitap var “Alternatif Tiyatrolar” diye. 50’den başlıyor günümüze kadar her 10 yıllık süreci özel tiyatrolar devlet tiyatroları ve alternatifler olarak inceliyor İstanbul bazında. Orada da işin sosyolojik bir boyutu da var. Alternatifin seyirciyi ikiye ayırdığını söylüyor. Bir tarafta devlet tiyatrosu tarzına daha aşina olan bir tarafta daha yeniliğe açık olan kesim. Bunun da daha çok gençlerden oluştuğunu söylüyor. L.C.C.’den başlayıp Dot’a kadar geldiğim araştırmalarımda gördüm ki alternatifler, yeni oluşmaya başladığı zaman daha özenliydi. Alternatif dendiği günümüzde her yerde yapabiliriz havasından daha bir savruklaşmaya gittiğini röportajlarda rastlamıştım. Gerçekten ilk alternatif oyun Marat Sade, L.C.C. de oynanıyor 1968’de. Marat Sade’ı Rutkay Aziz oynuyor. Onda büyük bir yenilik vardı. Oyun, seyircilerin ortasındaki bir platformda oynanıyor. Seyirciler platformun etrafındaki rayların üzerindeki bölümlere oturuyorlar ve oyun ilerledikçe oyun sabitken seyirci etrafında dönüyor. Böylece oyunu her açıdan görmüş oluyor seyirci. O zaman bu kadar ayrıntılı düşünülmesi ve özenilmesi böyle bir alternatif tiyatro kavramının ortaya çıkmasının yanında bugün izlediğimiz bazı oyunların özensizliğini görünce ama biz alternatifiz denmesi gibi durumlar oluyor.

 

Naz: İşte o alternatifin tanımı yok. Her dönemde herkes tarafından kabul görülen bir düzenin içinde birtakım alternatif arayışlar var tabii ki. Devlet Tiyatroları devlet kanallı ve devlet destekli olduğu için birtakım projeleri, elbette ki bizim alternatif tiyatrolarında gördüğümüz ve kendi tiyatromuzda da cesaretle yapabildiğimiz gibi, yapamıyor ama sanatın muhalif bir tarafı var, hatta sanat zaten çok muhalif olan. Dolayısıyla her şeyin bir alanı olduğunu düşünüyorum ben. Bugün de mesela alternatifliğin suyunu çıkarma hali de ondan kaynaklanıyor. Çünkü bir tanımı yok. Ana akımın bir tanımı var ama alternatiflerin o kanalların bir açıklaması yok. O çok serbest bir alan. Ama işte alternatifin içinde de iyiyi bulma çabası zaten en büyük zorluk. Binlerce metin var. Şunu diyorlar mesela bize, sürekli oyun yapın. Öyle bir şey değil ama bu. Yaparız ne olacak ki üç kişi, üçümüz de birer tek kişilik oyun ikili ikili üçlü yapılır. Ama aynı adamları görmek istiyor mu seyirci sürekli? Ne kadar farklı bir üslup görmesi gerekiyor? Sürekli kendini anlatmak mı burası? 60 kişilik salon sürekli dolsun taşsın, önemli değil ne söylediğimiz mi? Şimdi o anlamda zaten buranın sahibi ve oyuncusu olarak o misyon önemli bir misyon seyirciye de bir sorumluluğun var.

 

Seyircinin tepkisi nasıl oluyor. Devlet Tiyatrosu’na gittiğinde bir seyirci, orada ne olacağını biliyor. Sinema gibi izliyor hikayeyi. Bir hikaye var ve sen güvenli alandasın. Orada izleyeceğim ve oradan çıkacağım. Ama alternatifin riskleri de var. Çok daha seyirciyi rahatsız eden oyunlar da var. Seyircinin bununla ilgili bir çekincesi oluyor mu?

 

Faysal: Bizim seyirci açısından istediğimiz şey buraya girdiğinde ne olacağını bilmemesi, bu çok güzel bir şey. Seyircimizden böyle bir şey duymak bizi gerçekten çok etkiler ve böyle şeyleri duymaya başladık. Üç oyunumuzu da izleyen seyircilerimiz çok farklı buluyorlar ve ne olacağını bilmiyorlar. Tiyatronun öyle olması gerekir. Nasıl ki biz futbol maçı izliyoruz. İnsanlar durmadan izliyor. Çünkü küçücük bir takım bile aslında çok büyük bir takımı bile yenebiliyor. O yüzden izliyorlar. Ne olacağını biliyorlar az çok ama yine de izlemeye devam ediyorlar. Aslında böyle olması lazım. Ne olacağını biliyorum muhtemelen. İşte kadın çığlık atacaktır ve oyun dramatik bir şekilde bitecektir düşüncesiyle gelen seyirci aslında iyi bir şey izlemeyecektir. Buraya geldiği zaman ne olacak birazdan diye merak ederek geliyorsa siz iyi tiyatro yapıyorsunuzdur.

 

9 Şubat’taki Madam oyunu elektrik kesintisi yüzünden iptal olmuştu. Bu gibi ön göremediğiniz aksilikler yaşandığında nasıl çözüm üretiyorsunuz? Seyircinin tepkisi nasıl oluyor?

 

Faysal: Seyircilerimiz bilsin ki elimizden gelen her şeyi denedik. Bu oyunu nasıl oldururuz diye.

Alper: Yaşadığımız ilk oyun iptaliydi aslında. Bizim için de bir tecrübeydi. Bir yandan burada sanatçı olarak var olurken bir yandan da buranın işletmecisiyiz. Bir işletmeci olarak yaşadığımız ilk aksaklıktı bu. Yani nasıl kotarabileceğimizi düşündük. Hatta mumlarla falan oynamayı düşündük. Çünkü çok fazla ışık oyunu olan bir oyun değil. Teknik anlamda çok fazla gerekliliği olan bir oyun değil. Seyircilerimizi aradık tek tek. Bilet alanları ve rezervasyon yaptıranlardan özür dileyerek sonraki oyuna aktardık.

Naz: Allah’tan bir ertesi gün temsil vardı da ona aktarabildik.

Alper: Kimse de olumsuz bir tepki vermedi. Herkes gayet anlayışla karşıladı bu durumu. Gerçekten bizim elimizde olan bir şey değildi. Sadece bizim sahnemizin değil tüm caddenin elektriği gitmişti bayağı büyük bir sorundu. Böyle bir tecrübede yaşamış olduk.

 

Bilet satışlarından elde ettiğiniz gelir, mekan giderleri, prodüksiyon bütçeleri ve ekip üyelerinin istihdamı için yeterli mi?

 

Naz: Hayır maalesef. İstanbul’da turne esnasında ablalarımızla konuştuk da, buranın kirasının canını yerim. Burası ilk başta depoymuş. Faysal’la Alper buradan olur deyip burayı olduranlar ikisi. Bana sorsan bana gösterdiklerinde nasıl olacak dediğim bir yerdi. Ama çok iyi bulmuşlar burayı. Yavaş yavaş çok büyük bütçeli prodüksiyonlar da yapmadığımız için, yani ayağımızı yorganımıza göre uzatmaya çalıştığımız için, şu anda maddi olarak tabii ki buradan da iyi bir gelirimiz var, bununla da yaşarız diyeceğimiz bir para kazanamıyoruz. Burayı döndürebiliyoruz. Burada çalışan ben dahil herkesin oyuncu olarak, teknik ekip olarak haklarının verilmesi gibi bir şartımız var. Herkes sembolik de olsa emeğinin karşılığını alıyor.

Faysal: Kumpanya ruhu böyle oluşuyor. İnsanlar gerçekten emeğinin karşılığını alıyor. Bu arada bu şeyler kimseyi korkutmasın. Özellikle yeni oyuncular için söylüyorum tiyatro açmak isteyen veya kafasında kuran insanları korkutmasın. Gün gelecek gerçekten de kazanılacaktır da. Çünkü biz zaten bunu da kanıtlamak istiyoruz. Çünkü zaten tiyatrocular da aslında bir şekilde para kazanabilirler ama bu nasıl olur. Bir tek biz veya birkaç özel tiyatro olduğumuz zaman zor. Profesyonel oyuncuların mezun olduktan sonra eğer istiyorlarsa korkmadan bu kariyeri tercih etmeleri çok önemli bir şey.

Alper: Ama bir sabır gerektirdiği kesin.

Naz: O sabrı ve emeği gösterince sizin samimiyetinizi ve bir şeyler yapma hevesinizi gören bir sürü güzel insan da size destek oluyor. Gerçekten bize manevi anlamda destek olan çok tatlı sponsorlarımız var. Buraya sadece gelip giden ve “Size çay, çorba aldım.” diyen bir beraberlik hali. Hiç beklemediğimiz maddi destek sağlayanlar da oldu. Ama bunun temel şeyi o ışığı bizde görmeleri. Annemin arkadaşları var mesela oyuna gelmiş olsalar bile arada birkaç boş bilet alayım da size destek olayım diyor veya biri çok güzel börek yapıp getiriyor. Bu bile bir kumpanya işte Akbank’tan sponsorluk aldık 300 bin gibi değil. Çünkü onu veren sponsorun beklentisi farklı olabilir.

Faysal: Ama tabii buradan da tekliflere açığız.

Naz: Tabii 200 binimiz olsa onu da iyi kullanırız.

Alper: Herhangi bir banka böyle bir niyetle gelirse geri çevirmeyiz.

 

Desteklenmeye ihtiyaç duyuyor musunuz? Sanat sponsorluğu konusuna nasıl bakıyorsunuz?

 

Alper: Sponsor bizden beklentiyle yapıyorsa bunu, öyle bir şey hissedersek onu kabul edecek bir ekip değiliz. Bizim bağımsızlığımızı ve kendi sanat politikamızı desteklemek isteyen insanlara tabii ki açığız, çok da mutlu oluruz ama karşılıksız olması gerekir.

Naz: “Karşılıksız”dan kastım, “Biz bu parayı veriyoruz ama karşılığında siz flamenko kursu açın.” gibi bir şey olursa olmaz.

 

Sanatı sizce kim desteklemeli?

 

Alper: Desteklemek isteyen desteklesin, desteklemeyen desteklemesin. Desteklemeseler de sanat var olur her zaman. Şundan bahsediyorum, sanat dürtüsel bir şey. İnsanın kendini ifade etme ihtiyacından doğan ifade ediş şekillerinden biri ve bunu yapmadan duramıyor insan. Desteklense de ya da desteklenmese de insan gerek sahnede gerek tuvalde gerek nota kağıdında var olacak.

Naz: En çok baskılandığı zaman en çok üreyen bir iş bu.

Alper: Senin söylemek istediğin sözü söylemene engel olacaksa desteklemesin.

 

Yeni sezondaki planlarınız neler?

Alper: Şimdilik iki yeni oyun çıkarmayı planlıyoruz. Biri büyük ihtimalle haziran ayında olacak. Diğeri de yeni sezonun başlangıcında kasım ayı gibi olacak. İki yeni oyunla sezona girmeyi planlıyoruz. Ama tabii zamanla planlar değişebiliyor. Maddi şartlar dış etkenler etkileyebiliyor ama şimdilik tasarımız bu.

Sahne 367’ye bu içten sohbetleri için teşekkür ediyoruz.

Röportaj Sahne 367

Röportör: Türküler Topal
Yazara mail göndermek için tıklayın.

%d blogcu bunu beğendi: