6   +   6   =  

‘’İkinci Katil’e iyi bakın. Vaktiniz varsa da görün. Vaktiniz olsun. Yoksa, yaratın.’’

Merhaba. Mevzubahis, Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı, İkinci Katil. Akün Sahnesi’nde seyirciyle buluşan ve uzun bir sezonun en çok konuşulan oyunlarından biri olan İkinci Katil’in yazarı Serhat Yiğit, yönetmeni ise Barış Erdenk.

Oyunun özeline girmeden evvel önemli bir noktaya parmak basmak gerekiyor. Bu önemli ve parmak basılması gereken nokta, yerli yazar meselesi. Zaman zaman sesler yükseliyor, yeni yazarlar yetişmiyor, yeni yazar yok, yerli yazarlarımız yazamıyor gibi ve gibi. Bu temel problemin çözümü ülkemizin ‘’yazamayan‘’ yerli yazarlarla dolu olması değil,  daha çok ‘’yazabilen yerli yazarların oyunlarını yönetemeyen yönetmenler’’ olmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum, neden? Çünkü ‘’yerli ve genç yazar’’ klasmanından hareketle özellikle tiyatro için eser üretmenin zorluğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın, konumuz şimdilik bu değil. Dramatik Yazarlık bölümlerinde eğitim gören/görmüş öğrenciler ya da dışarıdan tiyatro tedrisatına dahil olan yazarların üretim ile ilgili bir sorunu olduğunu düşünmüyorum. Daha çok metinlerini sahnede görmekte zorlanıyorlar çünkü bir yazarın, özellikle tiyatroda, çağının ve zamanının dertlerini nasıl içselleştirmesi ve kendi zamanının dertlerini gözlemleyip kaleme alması gerekiyorsa aynı şekilde tiyatro rejisörünün de kendini bir güncelleştirmeye sokması gerekiyor. Burada sorunun dışına çıkmadan içeriden bakıldığında, önemli yönetmenlerimizin ‘’garantici’’ tavırları, yeni ve yerli yazarları , eski ve yerli rejisörlerin baktıkları ‘’olgun ancak biraz yaşlı’’ açıdan bakmaya ve bir beğendirme zorunluluğu ile kendi yazar reflekslerini tiyatro sahnesinden koparmalarına yol açıyor.

Konumuz bu değil. Ama konumuz biraz bununla ilgili. Serhat Yiğit, ilk kez bir metnine denk geldiğim yerli, yetenekli ve cesur bir yazar. Tanışmaktan mutlu olduğum bir kalem. Bu kalemle tanışmamıza vesile olan ve yerli-genç yazarlara verdiği şanslar ve elini altına soktuğu taşlarla tanıdığımız Barış Erdenk’e buradan teşekkür etmek, bir boyun borcu. Tabii bu hususta konunun cesareti yalnızca şahsi değil, olanca seçkinliği ve titizliğiyle metin değerlendirmelerinde bulunan ve böyle önemli yazarları gün yüzüne çıkaran Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünü ve kalifiye dramaturglarını da göz ardı etmemek gerekiyor. Her şey için teşekkürler.

Barış Erdenk, uzun süredir yakından takip ettiğim ve ‘’kendi’’ olabilmiş ender yönetmenlerden biri. Ayağını nereye bastığını iyi bilen Erdenk, başını da uzatabildiği kadar göğe uzatıyor ve yönettiği oyunlarda hep bir karakter ortaya koyabiliyor. Bu başarısı, sanatı yalnızca ve sadece ‘’teknik’’ bir süreç olarak algılayan bazı alışkanları kırıyor ve sanatın içine sanatçının özgünlüğünü, tarzını ve biçimini koymasına neden oluyor. İzlediğim iyi veya kötü herhangi bir rejisinde metine karşı bir ‘’tavır’’ geliştirmediğini içtenlikle söyleyebileceğim Erdenk, kötü metinlerin iyi yönetmeni ya da iyi metinlerin iyi yönetmeni gibi bazı klasmanlara kendini sokmayarak, rejiyi metinle tanıştırarak ve arada kurduğu organik bağlar ile seyircinin karşısına çıkaran, yetenekli, tecrübeli ve ‘’özgün’’ bir yönetmen.

Yine, tiyatro.co’daki bu yazıda da geçmiş eleştiri alışkanlıklarından olan ‘’oyunu değil, oyunun konusunu’’ anlatma biçimine saygı duymama rağmen geçerliliğini yitirdiğini ve bir eleştiri yazısının izlenilen ‘’şey’’ ile ilgili olması gerektiğini düşündüğümü belirtmeli ve hızlı bir şekilde konuya dönmeliyim.

İkinci Katil, Shakespeare’in Macbeth’inin içine dalıp, Shakespeare’in üzerinde durmadığı bir karakterin hayatı üzerine dikkat çekip, aslında gözden kaçırdığımız ve yalnızca dramatik olarak bir işe yaraması açısından orada bulunan İkinci Katil’in hayatını bir ‘’ tamamlama’’ oyunu. Burada yeri gelmişken Shakespeare’in borcu olan arkadaşları için anlamsız roller yazdığını da unutmamak lazım. Zaman zaman, Shakespeare’in oyunlarda yalnızca bir ya da iki sahnede gördüğümüz ve metnin devamlılığına büyük hizmetlerde bulunmayan karakterlerle karşılaşabiliyoruz. Hayat gibi değil mi?

Yazar Kılıç, Macbeth’in içine sızarak ve Shakespearyen dili de kullanarak yeni bir metin türetiyor ve seyircinin sorduğu ‘’Macbeth’i bilmeden de anlayabilecek miyiz?’’ sorusuna aslında net ve tartışılmaz bir şekilde cevap verebiliyor. Macbeth’e yönelmiş kadrajı, başka karakterle tutarak ve metnin içine Macbeth, Lady Macbeth gibi bildiğimiz karakterleri de sokarak hikayenin aslında başka bir hikaye olduğunu anlatıyor. Filler tepişirken, ezilen çimenlerden bahsediyor, hani hiç bakmaya vaktimizin olmadığı o çimlerden.

Shakespearyen dil bildiğimiz ‘’uyaklı konuşma‘’ olarak özetlenebilir, bu bizim Türkçe dil gramerinde çok da alışkın olduğumuz bir konuşma şekli değildir aslına bakacak olursak. Ancak işin sanatı bir yerde ‘’aslına bakmaya gerek olmaması‘’ ise olaya yazarın ve sonrasında yönetmenin yaklaşımı içinde kaliteli bir ironi barındıran ve keyifli bir sanat eserine hizmet eden bir olaya dönüşüyor.

Bu noktada, yönetmene ve oyuna gelmeden evvel açıkça bir şeyi belirtmek gerekir ki, dramatik eserlerin içinde barındırması gereken temel dönüşüm noktası, yani oyunun başladığı gibi bitmemesi gerekliliği temel olarak bizim Türkiye’de kural sandığımız birtakım tabulardan kaynaklı olarak unutulmuş durumda. Oyuncu ezberlediği ses tonunu, karşısındaki replikleri dinlemeden pata küte sahneye döktüğünden birbirinden etkilenen, birbirini dönüştüren sahne oyuncuları göremediğimiz gibi bunlara hizmet eden metinleri de nedense repertuvarlarda görmekte zaman zaman zorlanıyoruz. Suya sabuna dokunmamak olarak adlandırılan bu yazısız kurallar oyuncuları temelsizleştirdiği ve kendi oyuncu disiplinlerinden kopardığı için genellikle oynama değil de oynuyormuş gibi yapma alışkanlıklarını da hem bir meslektaşları hem de seyircileri olarak görebildiğimi maalesef ki söylemek durumundayım. Durumdan, olaydan, sahnenin dışından etkilenmeden sahneye girdiği gibi sahneden çıkan tonla oyuncu görüyoruz ve bunlar seyircinin ‘’bir şey izleme keyfini’’ elinden alıyor ve koskoca tiyatroyu çoğu zaman sesli bir kitaba dönüştürüyor. Ancak İkinci Katil, buna bir yerden güçlü bir itiraz edebilen ender oyunlardan. İkinci Katil için en temel cümlem, başladığı gibi bitmiyor, oh be!

Oyuncular bir hikayenin içinde olduklarının o kadar farkındalar ve sahne üzerinde birbirlerini o kadar dikkatli dinlemek zorundalar ki sahnenin yaşayan bir yer olduğunu seyirciye de ancak bu şekilde anlatabiliyorlar. Oyunun en başında Cadılarla yapılan açılış üzerimize bir kasvet ve lanet salarken, biraz sonra gündelik bir meyhane anıyla ve tabiri caizse ‘’sıradan’’ birkaç insanın sohbetlerine tanıklık ediyor ve karakterlerin aşağı yukarı bu ‘’İkinci Katil’’ hikayesinin başında ‘’nasıl birileri’’ olduklarını anlıyoruz ve olaylar biraz sonra düğümlenmeye, daha sonra da karışmaya başlıyor ve hikaye kendi dramatik dinamosunu yaratıyor ve itilmeye, el verilmeye ve yokuş aşağıya ‘’vurdurmaya’’ ihtiyaç duymuyor.

Oyunun metniyle, rejinin bir araya geldiği noktada öncelikle genç ve sözleşmeli oyuncu arkadaşlardan söz etmeyi önemli buluyorum. Aşağı yukarı mezuniyetlerinin üzerinden birkaç yıl geçen ve sırf birilerine göre daha ‘’genç’’ oldukları için ‘’tecrübesiz’’ olarak nitelendirilen ancak kendi tecrübeleri baki olan arkadaşlar oyunda ağır bir yük kaldırıyorlar. Bu kaldırdıkları yük, artık ‘’şans verilen gençler’’ değil, ‘’işini iyi yapan gençler’’ klasmanına dönüşmeleri için bence yeterlidir. Genç tiyatrocular, kadrosuzlar, falanlar fişmanlar, geçelim efendim: Sahnede iyi oyuncular var.

Rejide özellikle yerli yazarlarımızın karakteri ‘’iyi’’ yapma çabalarına da birkaç yerde biraz sakil bir şekilde şahit oluyoruz. Bu iyi yapma çabası ve seyircinin izlediği televizyon programlarındaki acayip iyi insanlara, acayip haklı kederli, bu haklı kederleri için bin kişiyi kedere boğabilecek kadar canavarlaşabilen yüreklerine dair geliştirilen bir refleks, bana göre. Öyle ki, hikayenin içinde bazı önemli kararları neden verdiğini pür oyunculuğuyla bize yeterince anlatabilen İrfan Kılınç’ın anlamsız ve süre olarak da yetersiz kadar çabuk bir zaman diliminde sözsüz olarak tane tane bizi duygusunu hissettirdiği şeyleri ‘’tirad vari’’ cümlelerle anlatmasına gerek olduğunu düşünmüyorum. Tiyatro biraz şüphe üzerine de kuru olmalı, yani iyi ile kötü arasında gidip gelen karakterin nedenlerini biz açıkça görürken, karakterin seyirciye yöneldiği bir uzamda ‘’Ben aslında iyiyim, kötü olmak zorunda kaldım.‘’ demesini, ki bu eleştirim Fulya Koçak’ın oynadığı karakter için de geçerlidir, biraz demode ve ajitasyon buluyorum.

Neden? Çünkü tiyatronun iyi insan olmayı falan öğrettiğine inanmıyorum. Bir vitrinde yaşıyor olsaydık evet tiyatro bize iyi olmayı öğretiyor olabilirdi, ama hayır. Tiyatro daha çok hayatın paradoksunu öğretir. Zor zamanlarda yapılan seçimlerle ilgileniyor, omurganın üzerinden bir tır geçerken kaç omurunun buna dayanabildiğini öğretiyor, mesela çocuğunun yiyecek bir gıdım maması yoksa dilenmek mi istersin hırsızlık mı yapmak istersin sorusunu sorar ve bu kurduğu ansız ve aniden empati ile de seyirciye hayatın debdebesini öğretir. Evet bu benim görüşümdür ve fakat Macbeth’den yola çıkıldığını ve İkinci Katil’in de aşağı yukarı bu paradoks hikayesinin içinden beslendiğini düşünürsek eğer, paradoksu bir ata sözüne dönüştürmek biraz işin değerini sarsıyor. Forrest Gump’ta müthiş bir laf vardır; kötülük yapan kötüdür.

Oyunun kadrosuna teker teker değinmek için buralar yetmez. Keşke yetse. Ancak göze batan müthiş performanslar var, özellikle de bahsetmek yerinde olacaktır ama benim son zamanlarda gördüğüm en iyi ansambl çalışmasının içine bir takım isimleri katarak bu büyüyü bozmayacağım.

Ez cümle böyle metin, reji, oyunculuk biçemi gibi özenle seçilmiş, Sibel Erdenk’in yine Barış Erdenk’le kurduğu sanatsal temiz ilişkiye bakıldığında insanın umutlu dolmaması elde değil. Profesyonel bir metin, ciddi bir reji, mühim bir meseledir İkinci Katil.

Öyle ki uzun zamandır düşündüğüm mesele vardır, o da bir eser neden tiyatro eseridir? Baktığınız eseri başka bir yerde izlemekten hoşlanmayacaksınız, başka bir yere yakıştıramıyorsanız, mesela bir oyuna baktığınız zaman ‘’Ya keşke evde pijamalarımla otururken ben bunu televizyonda izleseydim.’’ demiyorsanız ya da “Kitabı olsaydı da okusaydık.” diye düşünmüyorsanız, işte tam o izlediğiniz şey gerçek bir tiyatro eseridir, ki bu sezonun oyunlarına baktığımız zaman muhtemelen de adı, İkinci Katil’dir.

Çok bayıldığınız futboldan bahsedeyim ki tiyatronuza sahip çıkın sevgili seyirciler, tiyatrocu dünyayı bir top gibi ayağında sektirir. Siz buna ‘’artislik’’ dersiniz ya da saçma sapan bir hakem kararını ‘’tiyatrocular şampiyon’’ falan diye açıklarsınız ya da ağzınızdan çıkanı kulağınız duymadığı için çoğu zaman ‘’Şunlar da tiyatrocu.‘’ diye bir hakaret söylemi yaparsınız ama unutmayınız, tiyatrocunun o ayağında sektirdiği dünya yere düşerse parçalanır. Biraz ter silelim. Biraz seyirci olma işini, ciddiye alalım.

İyi seyirler.

%d blogcu bunu beğendi: