7   +   3   =  

Anna Karenina / Ankara Devlet Tiyatrosu

‘’Müthiş bir biçim denemesi, müthiş bir biçim, müthiş.‘’

Anna Karenina’nın edebi değerini burada tarif etmek tabii ki de benim haddim değil. Ancak Türkiye’de tiyatro eleştirmenliğinin ilk tuğlalarını koymuş hocalarımızdan öğrendiğim düsturla öncelikle hikâyeyi biraz tanıtmak gerekiyor, sanırım. Çabalayayım:

Olay Rusya’da geçiyor. Hikâyeyi Tolstoy yazıyor. Küçük ve büyük projeksiyonlarla 19. Yüzyıl Rusya’sını, taşra hayatını, şehir cemiyetlerini, ilişkileri, durumları, gidişatları, göz seğirmelerini, kulak çınlamalarını, kalp sızılarını dahi anlayabileceğimiz kadar incelikle ve disiplinle kaleme alınmış, tuğla gibi bir kitap tanımına uyan, gerçek bir roman Anna Karenina.

Anna, istemediği bir evliliğin içindedir ki bunun Kont Vronsky ile karşılaşana kadar gerçekten farkında değildir, bir çocuğu vardır. Her şey yerli yerindedir, yani toplumsal kalıplarıyla mastürbasyon yapan ki buna mecbur olan her toplum gibi her şey ve herkes yerini bilmektedir. Akılla kurulmuş ve duygunun aklın boyunduruğunda olması gerektiğini dayatan bütün toplumsal yapılarda olduğu gibi insanlar tek bir şeyden mahrumdur: tesadüf.

Sokağın, zamanın, göz pınarınıza damlayan bir yağmur zerresinin tesadüfleri elinizden alınır ve siz yerinizi bilerek ve başkalarının yerini bileceğine güvenerek yaşamaya başlarsınız. Toplum kendini gerçeklerken, siz de bu gerçeklemenin figüratif bir figürasyonu olarak hayatınıza devam edersiniz.

Daha ayrıntısını kitapta bulacağınız Anna Karenina’da Tolstoy, bütün toplum kurallarını tek bir saniyeyle kırar: Anna ve Kont Vronsky bir tren garında göz göze gelir.

Bu göz göze geliş medeniyet tarihinden daha güçlüdür ve tarihin tekerrürü iki insanın göz göze geldiği an ancak güzele doğru evrilmeye başlar. Yoksa yasalar, savaşlar, kanunlar, kazanılan ve kaybedilen topraklar her gün tuvalete giden, acıkan, boş boş güneşin batışına batan insanın gerçekten çok da umrunda değildir. Evet, hayat zorunlu askerlik değildir. Daha çok ‘’Vaktiniz varsa bir çay içelimdir.’’

Ancak konuşacağımız şey tiyatro. Haliyle tiyatroya bilgili gitmek ile gitmemek arasında da tartışılması gereken bir maraz gördüm hep. Şimdi ve burada olan bir sanat eserine kendimizi güvensiz bir şekilde teslim etmekten imtina edip, ilgili eser hakkında bilgi sahibi olarak gittiğimiz zaman seyir zevkinden ziyade teknik bir bakış açısı sentezlediğimizi ve bunun tiyatronun varoluş amacına ya da yok olmayış sebebine haksızlık hatta ihanet olduğunu düşünüyorum.

Koltuklara oturup bir öyküyü canlı bir şekilde takip etme arzusuyla dikkat kesilmek varken, yönetmene ‘’Acaba, şu sahneyi nasıl yaptı?’’ demek daha yorucu ve anlamsız geliyor bana. Profesyonel olarak bu işi yapmak zorunda olanlar haricinde, gerçek tiyatro seyircilerinden bahsediyorum tabii ki. Geri kalanlar biraz ‘’cahil’’ gitmeyi göze almalı ve bu keyfi yaşamalılar, bana soracak olursanız. Ha bana sormuyorsanız da siz bilirsiniz canım, herkesin şeyi kendine.

Oyunun Yönetmeni İpek Atagün Gezener, genç, yeni ve dinamik bir yönetmen. Genç olduğunun farkında olan ve bunu hiç unutmayan İpek Atagün Gezener, denemeyi, taşın altına elini koymayı, elini altına koyduğu taşın üzerine gülen surat çizmeyi ya da gerçekten Anna Karenina’yı neredeyse ve sadece fiziksel boyuta taşıyabilme gücünü de yine kendi içinde barındırıyor. En yakınında bulunan Koreograf Aslı Güneş Sümer ile birlikte ki cinsiyetçi bir yerden yaklaşmamakla beraber romantik olarak bakıldığında ‘’toplumun orospu dediği’’ bir kişi olan Anna Karenina’yı iki kadının ayağa kaldırıyor olması da benim için ayrı bir mutluluk kaynağı. Evet, Anna Karenina değil de Mahmut Tuncer yaşasaydı bu olayları, sonunda ne intihar olurdu, ne o kadar dert tasa, ‘’erkek adam sonuçta’’ cümlesi yapıştırılır ve geçilirdi. Evet, erkekler pipilerini göstererek büyüyor, dünyanın her neresinde oluyorsa olsunlar, ama bazen kadınların sinsice kalkan orta parmaklarını görmek beni acayip heyecanlandırıyor. Evet, gördüğüm ilk kadın orta parmağı Anna’nınki, gurur duyuyorum.

Anna’yı oynayan Aslı Artuk, tadında, içi olan bir karakter çıkarmış. ‘’içi olan karakter’’ ne demek, şu demek: ses tonundan ya da diyagonal durmaktan başka bir şey yapıyor. Can çekişiyor, acı çekiyor, ama istiyor, her ne istiyorsa onu gerçekten istiyor ve bizi bu sebeple etkiliyor. Dokunduğu şeylere biz de dokunuyormuşuz hissini – ki bu bir tiyatro eseri olmasına rağmen- yaratıyor ve daha önemlisi bize şu soruyu sorduruyor: Sen hiç Kont Vronsky’i o tren garında gördün mü?

Ben görmedim. Görmeden bilemem. Bir gün bir saniye içinde bir göz göze gelmenin bana neler yaptırabileceğini bilmiyorum ve o göz göze gelme mümkün olmadan bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sen de bilemezsin. Anna’nın Vronsky’e âşık olup ünlü bir diplomat olan kocası Aleksey’i terk etmesinin kısmeti büyük teyzeler tarafından cıklanacak bir şey olduğu aşikâr, ama anladığın her şey yanına kar kalıyor, Tolstoy da bunun peşinden gidiyor ve bizi sürüklüyor. Anna, Vronsky ile göz göze geliyor ve koskoca bir hikâye doğuyor.

Kont Vronsky yakışıklı, azıcık zampara, daha çok asker bir delikanlı. Toplum denilen o büyük taşın altına Anna ile beraber giriyor, kendisi kaçıp kurtulmayı başarıyor ama Anna orada kalıyor. Yalnız başına, bir taşın gölgesi altında, hissettiği her şey yanına kâr. Kont Vronsky’i Barbaros Efe Türkay canlandırıyor. Genç oyuncu, fiziksel kuvvetini, gerçek bir oyunculuk tecrübesiyle birleştiriyor ve Anna’nın yaşadığı tutkuyu karşılıksız bırakmıyor. Sahnede gerçekten birbirlerine dokunan, dokunmak isteyen, dokunamayan iki âşık görüyoruz. Özellikle toplum dediğim o taşın altında yaşamaya çalışırken bu ikilinin -Anna ve Vronsky-yaşadığı kırılmalar ve dönmek zorunda oldukları virajlar oldukça önemli. Anna başka bir tecrübe yaşarken, Vronsky başka bir tecrübe yaşıyor, kırılıyor, ilerleyemiyor, çamura batıyor, toplumun kadından bekledikleriyle Anna cebelleşirken, erkekten bekledikleriyle de Vronsky cebelleşiyor. Her şekilde toplum git gide ağırlaşıyor, ıslak bir gökyüzü gibi üzerlerine çöküyor. Ezcümle, Aslı Artık ve Barbaros Efe Türkay izlenmeye değer bir düet yapıyorlar, tebriklerle.

Levin. Bazı dramaturglar oyunda Anna’nın ‘’Rusya’’ temsili olduğunda ısrar etse de ve ben bu ısrara saygı duysam da oyunda eğer illa ki biri ‘’Rusya’’ olacaksa, onun da Levin olduğunu düşünüyorum. Şehir hayatından sıkılıp taşraya giden, eline orağı alıp işçilerle birlikte terleyen, ama içindeki Kiti aşkını bir türlü dizginleyemeyen, toplumsal mücadele, işçi sınıfı, taşra hayatı diye bik bik konuşurken içindeki, o derinden gelen ve kendini doğuran ve o adına aşk denen duyguyla baş edemeyen, hükümet devirecek entelektüel gücü varken, bir kadını unutup yoluna devam edemeyecek kadar gerçek bir karakter Levin. Yazılan karakterden bahsetmiyorum, Caner Kadir Gezener’in oynadığı karakterden bahsediyorum bu arada, yanlış anlaşılmalar evlerden uzak dursun. Ciddi bir karakter Levin, hayatı ciddiye alan karakterlerden. Günlük tutan karakterlerden, sıraya kaynak yapamayan karakterlerden Levin. Caner Kadir Gezener’e büyük tebriklerle.

‘’Bu oyunlaştırma da her oyunlaştırma gibi kusurlu’’ gibi cümlelerden hoşlanmıyorum ve doğru bulmuyorum. Ya da kitap, filmden daha güzel gibi alışılmış, ezberlenmiş ve klişeleştirilmiş şeylerden hoşlanmıyorum. Zaten biçim farklılıklarını birbirine bulamaç etmekten acayip hoşlandığımız için bunların klişe olarak orada durduklarına da neredeyse eminim. Roman, oyun, film gibi dallar farklı dallardır. Mantar ve mantar çorbası aynı şey değildir. Evet, değildir.

Levin’in büyük aşkı, Kiti. Genç, cemiyet hayatının gözdesi, ponçik bir kadın. Oyuncu Mihriban Rezzan Seyhan’ın kar efektleri içinde hayata getirdiği Kiti, oldukça sade bir yorumla, şaşkınlığıyla, gençliğiyle, kararsızlıkları, hezeyanları ve umutları ile karşımızda beliriyor. Oyunda her karakterin gerçek bir hikâyesi var, üstat Erol Büyükburç’un kendini hissettiği ‘’saksı’’ sendromunu oyunda kimse hissetmiyor, çünkü herkesin yaşaması gereken, takip etmesi gereken bir hikâyesi var. Herkes kendini takip etmek zorunda, çünkü herkes hayatta. Tebriklerle…

Oyunun diğer çifti, Stiva ve Doli. Stiva, Doli’nin kocası olduğu gibi Anna’nın da kardeşi. Zıpkın gibi, azıcık azgın, daha çok zampara, delikanlı yaşlarında olmasa da delikanlı sıfatını başka taraflardan hak edecek bir karakter. Şevki Çepa’nın hayat verdiği karakter, tam bir dönem Rusya’sının cemiyet hayatının vücut bulmuş hali. Hayatına yalnızca hayatına devam etmek düsturuyla yön veren, karısını aldatan, özür dileyen, hayatta kalabilmek için hayatı hiçe sayabilen, gerçek bir hayat yaşayıcısı. Tekrardan hatırlatayım, izlediğim karakterden bahsediyorum, okuduğum karakterden değil. Tebriklerle.

Doli, Stiva’nın karısı. Anne, Rus toplumsal düzenini adı gibi ezberlemiş, kendisini bu kuralların hâkimiyetine tam olarak teslim edemese de o tüneli kazamamış, kazmayı denemiş, ancak elinde kalan ancak bir kalp kırıklığı ile hayatına devam etme zorunluluğunu özümsemiş bir karakter. Özden Gököz’ün yorumladığı bu karakter, ilginç ve kırgın bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Eğiliyor, bükülüyor, duygusunu bedenine rahatlıkla taşıyabiliyor ve oyunun sahneleniş biçimiyle oyunculuk biçimini en çok birbirine yaklaştıran karakter olarak sahnede parlıyor. Bir komodine eli yapışmış, bir otobüs durağına kendini asmış ya da bir tren garında soğuktan donmuş gibi gitmek ile kalmak arasındaki o boşluğa sıkışmış gerçek bir Rus kadını ve Tolstoy karakteri yaratmayı başarıyor Doli. Tebriklerle.

Aleksey, Anna’nın kocası. Uzatmayacağım, uzatmaya lüzum yok, gerçek bir Rus aristokratı. Nemrut, ketum, nobran, toplumsal yasaları ezberlemiş, babası gelse tanımaz, kırılganlıkları dahi bir fiziksel yasa içinde canlanan, sakinliği ve beden kontrolü ile bize ve haliyle Anna’yı germeyi başaran müthiş bir oyunculuk resitali sunuyor Cengiz Uzun, tebriklerle.

Oyunun beğenmediğim yanlarına gelmeden önce, dev ve genç kadrodan da bahsetmek yerinde olacaktır, hazırsak başlıyorum:

Kaç kişi olduğunu bilmediğim, ancak oldukça kalabalık, ama öyle kuru kalabalık değil, gözlerinin içinden inanç fışkıran, seçilmiş, seçildiğinin farkında, seçilmeyi hak etmenin sorumluluğuyla, sahneye emanet ettiği ter damlaları için bir kere dahi pişman olmadan çalışan, çabalayan, dans eden, yuvarlanan, koreografilerin içinde bir şeytan tüyü gibi süzülen, sahneye kendilerini eken, çiçekler veren, güzel kokan ve sahneyi saran o muhteşem güzel kokunun müsebbipleri, birçoğu akranım, birçoğu vay ulanlarım, oh be’lerim, yaşasınlarım, içimi gençleştiren güzellikler, sanatseverler, sanat yapıcılar, evet kadrosuzlar, yazın parasızlar, ama ya yarın ölürsek diye canlarını dişlerine takıp, sahnenin altını üstünü getiren, gelecek kaygısını o iki saat unutarak ancak zihinlerinden boşaltan, dansçılar, tiyatrocular, şancılar, gençler, gelecekler, gökkuşakları, mezun sanatçılar. Rol de oynarlar, arkadan da geçerler, olmadı bir yönetmeninin yalnızca çayını getirirler, bir gün sonrasını düşünmemeyi öğrenirler, ama sanatçılar, işte bu zamanda, kendilerini adayanlar, gerçekler, oradalar ve orada olmaya devam edecekler. Tebrikler.

Görünmez kahramanlar, canla başla çalışan, koskocaman bir dekorun teknik donanımını sağlayan, omuz veren, kırık sacayaklarının yerinde kendileri dikilen teknik kadroya da sevgilerle, ellere sağlık.

Koreograf Aslı Güneş Sümer ise bu bütün rejinin bel kemiği, hareketin anlamını, ne hareketi hareket olmaktan çıkararak, ne de anlamın o mat halini bize dayatarak müthiş bir ustalıkla ortaya çıkarıyor, daha bir cümle yok. İpek Atagün Gezener ile Aslı Güneş Sümer, hiç ayrılmasın. Bizi sevgilimiz aldatsın, kedimiz evden kaçsın, en sevdiğimiz kurşun kalemimizin ucunu acımasız bir kalemtıraş mahvetsin ama bu ikili ayrılmasın. Çok yaşasın!

Kerem Çetinel, müthiş bir dekor, eşdeğer müthişlikte bir ışık, ne denir ki daha çok ya da az!

Ekin Eti, genç kuşak bestecilerden en beğendiğim, bu oyundan sonra daha beğendiğim, eller havaya, alkışa!

Oyunun beğenmediğim yanlarına gelecek olursak, tabii ki kişisel bir yorumdur ve bunu bu kadar kelime sonra açıklamanın hiçbir anlamı yoktur ancak olsun, oyunda kullanılan ip metaforuna belirli bir yerden sonra ‘’e tamam artık’’ deniyor, daha yaratıcı olabileceği aşikâr olan kreatif ekip bir yerden sonra basit şeyleri ‘’tamam bu cepte’’ diyerek bekletmiş ve risk alabilecekleri yerlerde alamamışlar gibi geldi. Özellikle iplerin kullanıldığı sıkışma sahneleri işin ‘’daha fazlasını istemeye alıştırılmış’’ seyircilerini biraz hayal kırıklığına uğratmıyor değil. Bu haliyle de oluyor, artık kuş kondurma ihtiyacı arıyor gözler, olsun, buna da şükür. Ne oyunlar izledi o ya da bu gözler.

Finale gelecek olursak, finalde oyunun başına bir gönderme var. Oyunun başında Anna ile Vronsky’nin göz göze geldiği o anda ve o tren garında bir işçi trenin altında kalarak ölür. Aşağı yukarı ilgili dönemin tüm Rus yazarlarında bu neredeyse kurallaşmış bir devrim göndermesidir ya da öyle yorumlanır. Anna’nın intiharı ile o işçinin ölümün arasında sakil bir bağlantı kurulmuş ve bence hiç de ihtiyaç duyulmayan bir ekim devrimi göndermesi yapılmış ya da öyle anlaşılıyor. Açıkçası, Anna’nın gerçekten sadece bir aşk hikâyesi olmasında hiçbir beis görmüyor ve ekliyorum: Rusya bu romanın konusu değil, dekoru, bana göre. Bu bağlam güzel bir çember kapatma gibi görünse de, Anna’nın intiharını hem şeklen hem de manaen biraz yıpratıyor. O intihar ki bir çoğumuzun edemediği o intihar. Müthiş bir katarsis yaşamamız gerekirken, daha çok ‘’ha’’ ile bitiriyoruz oyunu. Ama söylediğim gibi bu beklentimizi müthiş yüksek tutmamızı bize öğütleyen bir oyundan dolayı ortaya çıkan bir eleştiri olabilir.

Ancak, beklentiyi müthiş tutmamın haricinde kesin ve net bir eleştirim var, o da finalde duyduğumuz ses kaydı.  Neden olduğunu anlamadım. O kim? Bu rejinin neresinde, daha önce duymadık ve duyma ihtiyacı da gütmedik, ama neden orada bir anda, hiç de cümleye ihtiyaç duymayacağımız görsel bir şölenin içinde neden duyduk, anlamadım. Bir nedeni vardır muhakkak.

Müthiş proje, izleyin. Bakın, görün. Sarılın ve sahip çıkın. Dünya tiyatrosuna yaklaşmamıza daha pek çok zaman var ama en azından göz kırpabiliyor olduğumuz bir gerçek. Her doğru ekip gerçekten taşı yerinden oynatıyor. Şimdiden iyi seyirler, güzellikler.

Erdal Ozan Metin

 

%d blogcu bunu beğendi: