3   +   2   =  

“Patlatın bir gazel, kahrımızı öldürelim.”

Radyo-yu Hümayun

Ankara’nın takdire ve takibe şayan yönetmenlerinden İlham Yazar’ın yeni oyunu Radyo-yu Hümayun 2017 yılının sonlarında prömiyerini yaptı. Ankara tiyatro seyircisinin tiyatro takipçiliği tartışılamaz olmakla beraber, özel olarak ilgilendikleri ve bu ilgiden sebep takip ettikleri birkaç isimden biri olan İlham Yazar dağarcıklarımıza yaptığı “değişik” oyunlarla kazınmış, yeni kuşak ile eski kuşak arasındaki o ince geçiş noktasında bulunan bir yönetmen.

Özellikle; Yastık Adam, Jerry ve Tom, Joko’nun Doğum Günü, Mojo gibi daha önce izlediğimiz şeylere benzemeyen oyunlar ile ünlenen Yazar, yaptığı rejilerle özellikle “iyi oyun” diyebileceğimiz bir mertebeye iliştirdiği örneklerle seyircinin takdirini kazanmış ve kendi kitlesini oluşturmuş bir tiyatro adamı.

Baktığımız zaman şimdiye kadar dağarcığımıza kazıdığı “iyi metinlerin iyi yönetmeni” imajından son zamanlarda “bazı metinlerin iyi yönetmeni” sıfatına geçişi de yapmış, hatta bir şekilde tiyatro edebiyatının kısırlığından ya da zihinsel bir dinlenme tercihinden dolayı daha “soft” metin tercihlerine yönelmiş, Shakespeare Zorda, Kurnaz Âşıklar ya da son olarak izlediğimiz Radyo-yu Hümayun gibi yine hümoru ve ince bir keyif noktası bulunmasına rağmen beylik lafları olmayan, bizi edindiğimiz bir “anlamla” eve göndermeyen ancak buna rağmen tiyatro sanatının kullanılabilecek birçok mekanizmasıyla bizi doyuran ve iyi anlamda kullanılan “keyif” kelimesiyle karşılayabileceğimiz duygularla salondan çıkmamıza vesile olmuştur.

Takip edilmesi ve merak edilmeye devam edilmesi gereken, iyi yönetmen olduğu artık bir konvansiyon -yani genel kabul- olarak beliren Yazar’ın son oyunu Radyo-yu Hümayun da yine ve açıkça bir “iyi yönetmen oyunu” olarak karşımıza çıkıyor.

Hikâyesi, bir Osmanlı hikâyesi olan, naif ve tatlı bir yerden başlayan oyun, her metnin asıl beceri isteyen kurgu noktalarında aksarken, İlham Yazar kurduğu iyi oyuncu kadrosu ile derdini metinle değil, rejiyle anlatma yollarını seçerek bu metni de ayağa kaldırarak, zor zamanların ve aksak metinlerin dahi “iyi yönetmeni” olabildiğini kanıtlamıştır.

Örneğin, İlham Yazar’ın kariyer ödülü olan Afife En İyi Yönetmen Ödülü’nü aldığı “Antabus”; hem metin hem de oyuncu ödüllerine layık görülmüş ve bütünlüklü bir tiyatro eserinin ortaya çıkabileceğini kanıtlamışken, Radyo-yu Hümayun açıkça bir rejisör oyunu olarak karşımıza çıkıyor.

Fikren ve kompozisyon açısından bundan üç yüz sene önce geçen ve insani kaygılarını Osmanlı dekorunda yaşayan karakterleri yerleştirdiği hikâye bakımından yazar Özlem Lale umut verirken, karakterlerin kurgu bakımından dönmesi gereken virajlarda yaşadığı bocalama ile rejiye fazla iş düşürüyor ve rejinin bir şekilde ve muhtemelen mecburen bir metin ile bir savaş içine girmesine neden oluyor. Çünkü hikâye yalnızca hoş bir “sada” olarak aklımızda kalırken, rejisörün cinlikleri, hınzırlıkları ve tiyatro zekâsı bizi büyülüyor. Bütüncül bir sanat eseri izlemek yerine, yönetmene övgüler sıralamaya başlıyor ve yazarın diğer oyunlarını merak etmektense, ilgili oyuna bir daha gitmeyi arzuluyoruz.

Burada bir rejisör-yazar kıyaslamasının tabii ki önemsiz ve dahası anlamsız olduğunu biliyor, ancak ilgili eleştiriyi bir “yönetmen-yazar” kıyaslaması olarak algılayabilecek zihinlere bunun bir kıyaslama olmadığını tekrar, sıkılmadan hatırlatmak istiyorum.

Şöyle örneklendirecek olursak, Yastık Adam’ı ilk izlediğimde “Bu iyi bir oyun mu, bu iyi bir metin mi, yoksa bunu yöneten iyi bir yönetmen mi?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Bu soru kimilerinde “Tiyatro bir bütündür.” gibi ideal ve hatta romantik bir yerden savunulabilecek alanlar barındırsa da benim için çok da önemli olmadığını ve artık her sanat eserinin kişisel bir yerde konumlandığını ya da yüksek oranda konumlanma ihtimali taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Oyuncular, tasarımlar, reji ve metin muhakkak ki mühimdir ve fakat bazen kendine soru sorulmasına izin vermeyen gerçek “oyunlar” izleyebilmiş olmanın tecrübesiyle biraz rahatça dile getirebiliyorum ki, Radyo-yu Hümayun’da reji, oyuncuları kanatlar altına alarak ve metni dışlayarak yoluna haldır haldır devam ediyor. Metin, ilgili oyunda yalnızca bir navigasyon. Ya da yön tabelası. Her oyunda böyledir ama dediğini duyar gibi oluyorum kimilerinin, değil.

Özlem Lale’nin ilgili metni daha “pasif” bir yönetmen tarafından daha başka bir şekilde değerlendirebilecekken, burada İlham Yazar’ın ağırlığı ve tecrübesinin altında biraz eziliyor, bu metnin kötü olduğunu göstermemekle beraber, İlham Yazar’ın elinden tutup bir yere götürecek bir metin olmadığını, aksine İlham Yazar’ın abiliğine ihtiyaç duyan bir metin olduğunu benim kriterlerime göre kanıtlıyor.

Ancak metin bir vesile, öyle bir vesile ki benim şahsi oyun izleme tecrübem içinde gördüğüm en gerçek oyunculukları izlememe neden olan bir “oyunculuk resitali” karşımda canlanıyor, bahsedeyim.

Nitel ve nicel tecrübe kıstaslarından toplu olarak bakıldığı zaman farklı tedrisatlar barındıran oyuncu kadrosuyla heyecan yaratan oyun barındırdığı “insan” karakterlerle bizi oldukça heyecanlandırıyor. “İnsan” karakter tanımını şuradan kuruyorum; bazı karakterleri alıp eve götürmek istersiniz, derdi, tasası, hikâyesi neyse, “canım” dersiniz ve izlerken neredeyse yüzünüze hiç silinmeyecekmiş gibi oturan tebessümün mutluluğuna kendinizi teslim edersiniz.

Daha önceki yazımda hatırlatma gereği duyduğum şeyi bu sefer de hatırlatmakta fayda var; oyunculuklar hakkında yaptığım yorumlar, okuduğum değil izlediğim şey üzerinden yapılıyor, yani gördüğüm, yani oynanan ya da yönetilen “şey” için yorum yapıyorum, literatürden bir oyunculuk yorumu yapmıyorum, çünkü neden “O öyle oynanmaz.” dediğimiz kalıplar artık birer çay tabağı olarak dahi kullanılabiliyor. Her şey oynandığı gibi oynanabiliyor. Sadece kararlı ve seçilmiş oyunculuk biçimleri olması şartıyla. Güzel bir laf uydurmaya çalışayım huzurlarınızda; beceriksiz olmayı seçerseniz, bu ustalığınız olur. Güzel bir laf oldu mu bilemiyorum ama mesele anlaşıldı sanıyorum.

Ahmet Burak Bacınoğlu, müthiş bir faydasız karakter olarak karışımıza çıkıyor. Patlatıyor bir gazel ve biz kahrımızdan ölüyoruz. Bir Osmanlı evinde erkek olmaya çalışan, içindeki gönül sızısını damarlarına kadar hisseden, “Keşke ölsem!” diye salonu inleten, kardeşinden sille tokat, azar şamar, hakaret makaret duyabilen, bir yandan da erkekliğini ancak lafa sıkıştırabilmiş ve bir beyan olarak, çaresiz olduğu anlarda ancak “Abiyim ben, erkeğiyim bu evin, lan, ulan, kış!” gibi bir nida ölçeğinde yaşayan acayip bir karakter yaratmış Bacınoğlu. Metnin içindeki erkek-kadın tartışmasının ki bu tartışma da öyle didaktik bir yerden değil, hatta bir eğlence unsuru olarak karışımıza çıkıyor, erkek tarafı. İşinden olmuş, icat peşinde, evin hizmetçisinden dahi azarı şamarı yiyebilen, gerçek bir faydasız olduğu gibi gerçek bir romantik Hayri. Ama en en en önemli mesele şu ki, sempatik. Sempatik bir karakter yaratmak, neredeyse artık imkânsızken ki sempatiklik dediğimiz duygusal anlaşma noktası belki de hiçbir şeyin istemediği kadar “samimiyet” ararken, bir de tiyatro sanatı gibi yalanlarla işleyen bir zeminde bunu başarıyor olmasından dolayı gerçekten kutlarım Ahmet Burak Bacınoğlu’nu. Tebriklerle.

Tolga Tekin, ikizlerden biri. Mühendislik eğitimi almaya gidip, ressam olarak dönüyor. Avrupa’da yaşıyor, açık bir zampara, ancak şahane dürüst bir karakter. Yalanı dolanı yok, sadece hayatı nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmiş ve kendine bunu öğretmiş. Kardeşinin aşk hikâyesine yardımcı olabilmek için o da hikâyeye dâhil oluyor, yine ve diğer oyuncular için de söyleyebileceğim “samimiyet ve gerçeklik” Tolga Tekin’in aktardığı oyunculuk için de söylenebilecek en önemli şey. Gerçek komedi oyuncularından olduğunu, ne yapacağından emin olduğunu bize aktarıyor ve seyirci olarak üç beş adım uzaktan izlemek yerine direksiyonu Tolga Tekin’e emanet edebiliyoruz. Götür bizi güldürebildiğin yere! Tebriklerle.

Serdar Kayaokay. Shakespeare Zorda’nın Shakespeare’i olan Serdar Kayaokay, Udi Mehmet Efendi olarak karşımıza çıkıyor. İkiziyle birbirine hiç benzemiyorlar. Naif, âşık, güzel bir adam. Gücünün yetmeyeceği sözler verebilecek kadar âşık bir adam. Evlenmek istiyor, yuva kurmak istiyor ama bunu yapmak istediği tek kişi var. Sevdiğine sevdiğini söylemeden, ona iyilik yapabilecek kadar da gönül adamı. İnce ince işlenmiş, verilen tüm ayrıntılar üzerine yakışmış Serdar Kayaokay’a. Yazının ciddiyetini bozmak istemem ama tiyatroda izlediğim en “ponçik” karakter. İzlerken dinleniyorsunuz. Kötü insanlardan ve kötü insanların yaptıklarından arınıyorsunuz, abartmıyorum, iyi bakın, anlayacaksınız. Tebriklerle.

Ali Fuat Davutoğlu da bir paşa olarak karışımıza çıkıyor. Makamı net, konumu belli, pasör bir karakter. Olması gerektiği kadar oynamayı bilecek kadar tecrübeli olan Davutoğlu, bu cümbüşün içinde güzel bir renk olarak karşımıza çıkıyor. Tebriklerle.

Feray Darıcı, evin güçlü kadını. Sert bir kadın. Çünkü hayatı ezberlediğimiz zaman güçsüz kalacağımızı biliyor, hayatla mücadele ediyor. Öfkeli, öfkeli olduğu kadar da güçlü, kabullenmiyor ama uçarı da değil, anlamsız hayaller kurmuyor, bir yorgana bakıyor, bir ayağa, genelde orada Hayri’nin ayağını görüyor, sonra devam ediyor. Âşık oluyor, hikâyenin sert kadını. Erkeklerle “erkek gibi” olarak değil, “kendi gibi” olarak mücadele ediyor. Samimiyeti için tebrik ve teşekkür ederim. Tebriklerle!

Şirin Giobbi, evin kalfası. Koşturmaca içinde. Ama bildiğimiz kalfalardan değil. Klasik bir şey yok ortada. Hikâyenin tam göbeğinde, kafası çalışan, hikâyeye yön verebilen, güçlü bir kalfa. Baktığınız zaman güçlü bir kadın yine, erkek gibi olmaya gerek duymayan ve kendi gibi olması her taşı kaldırmasına yetecek bir karakter. Ayrıca, yeri gelmişken söylemekte yarar var, kimileri oyuncu doğar, öyle oluyor, bir enerji salgılarlar sahnede, yani mumyalanmış olarak dahi sahneye çıksalar size bir enerji yollarlar ve “Aha geldi bizimki.” dersiniz içinizden, Şirin Giobbi, oyunculuk biçimi ve kabiliyeti haricinde ilginç ve güçlü bir enerji yolluyor sahneden seyir yerine. Kaybedilecek bir şey değil ama unutulacak bir şey. Hiç unutulmasın. Tebriklerle.

Barkın Kenan, yeni mezun, Devlet Tiyatrosu’nda ilk kez sahneye çıkıyor. İyi ki de çıkıyor. Genelde genç oyuncularda bir kontrol problemi vardır. O ayak yere sağlam basmaz, o replik ağızdan ateşlenir ama nereye gideceği kestirilemez. Bunu tecrübe eksikliği olarak yorumlayıp bir yılda kapatılmayacak 30 yıllık farkı kullanarak genç oyuncuları kenara iten büyüklerle aynı fikirde değilim, bahsettiğim şey tam anlamıyla eğitim ve iş arasındaki o fark ile ilgili. Çünkü yaşadığımız ülkede yazar, dramaturg ya da oyuncu olun, okulda öğrendiğiniz ideal tiyatro tarihi, yaşadığımız coğrafyada kendi kendine yazılmış bir tiyatro tarihine çarpıyor ve sizin kendinizi bulmanız için haliyle biraz bocalamanız gerekiyor. Dalgalı bir denizde, deniz yatağının üzerinde ayakta durmanız gerekiyor. Barkın Kenan için övgüler dizmeme falan gerek yok, sadece şunu söyleyeceğim, dalgalı o denizde, o deniz yatağının üzerinde çok güzel bir şekilde ayakta duruyor ve onun gibileri gördükçe insanın “Kara göründü!” diye bağırası geliyor. Ekürisi ve sınıf arkadaşı Berkay Şekerci ile yakaladıkları tatlı uyum da cabası. Her şey güzel olacak mı bilmiyorum da daha kötü olmayacak! Var olun gençler! Tebriklerle!

Ümit Atalay, bir görev adamının yapması gereken her şeyi yapıyor. Rol istiyor. Oyunda canım, replik bu, şey yapmayın.

Oyunun başından, oyunun sonuna kadar simit ayran gibi, bira patates gibi, diş fırçasıyla diş macunu gibi karşımızda bik bik konuşan iki kadın kadın var. Oradalar buradalar, hikâyenin kurgusunun sıkıştığı yerlerde bizi biraz “oyalıyorlar”, uçak hostesi gibiler, ya da otobüs muavini. Oyunu izlerken “N’oluyor?” diye sormaya başladığımız her anda, meyveli topkek ikramları ile illüzyonumuzu korumamıza neden oluyorlar. İki genç oyuncu Elif ve Pelin, yıldızınız parlak, eğlenin. Çünkü gözümüz ürenizde, tebriklerle.

Çevren Sarayoğlu kostüm tasarımını yapıyor, başka bir şey söylemeye gerek yok. Keza o güzel kostümlerin karşısında kelimeler rüküş kalıyor. Tebriklerle.

Dekor ve ışık, İlham Yazar rejilerinde gördüğüm en zayıf dekor ve ışık. Neden böyle olduğunu bilmesem de bir eksik, bir noksan yan var. Ama tabii ki fecaat bir durumdan bahsetmiyorum. Daha güzel olabilir miydi, olabilirdi. Hele dekorun, konstrüksiyon hali bence tercih edilen ya da düşünülen bir şeymiş gibi değil, daha çok bir noksanlık gibi duruyor. Işıkla kapanabilir miydi birtakım noksanlıklar, bilemiyorum. Meseleden anlamıyorum, sadece seyirci ve kişisel olarak, beğenmedim. Daha güzellerini gördüm hem İlham Yazar’dan, hem ilgili kreatörlerimizden. Tebriklerle.

Müzik ve orkestra, yine olması gerektiği kadar olması gerektiği bir yerde. Tebriklerle.

Teknik eleştirilere gelecek olursak,

Final, final gibi değil de “Oyunun bitmesi gerekiyor arkadaşlar.” gibi.

İzlediğim en kötü ikinci perde açılışını Radyo-yu Hümayun bana izlettirdi. Mizahı olan ancak büyük bir inşaatla başlayan ikinci perde biraz yorucu başlıyor. Uzaklaşıyoruz, çünkü ilk perde öyle bir ritimde bizi bırakıyor ki sigaradan iki fırt az içip salona koşuyoruz, çay içmeyip, su alıyoruz, çünkü heyecanlıyız. Orkestra geliyor, sonra oyuncular geliyor, Orkestra’nın yerine geçiyorlar, enstrümanlar değiştiriliyor falan derken, açıkça sahne zamanıyla ne algılanıyor bilmiyorum ama seyirci için uzun bir zaman dilimi sahne üzerinde ikinci perdesine başlamaya çalışan bir oyun izliyoruz.

Bu oyunun biçimi ne sorusunu sormak anlamsız. Ancak şarkıların, müzikli bölümlerin hangi mantıkla yerleştirildiğini ben pek kestiremedim. Yine şarkılar arasında bir kompozisyon birliği sağlanmamış. Bazen şarkı söyleniyor, bazen resitatif bir şeyler eda ediliyor, bazen ve hangi anlarda olduğunu bir mantığa oturtamadığım ve neredeyse bir “boşluk doldurma” olarak algılanabilecek şekilde şarkılar kullanılmış. Tercih göremedim, tabii oyunun metin olarak kendini bir biçime oturtma çabası olduğunu sezmekle beraber, buralarda pek başarılı olunduğuna dair bir şey söyleyemem.

Ezcümle, şahane iş, eksiği, gediği tabii ki olacak ama iyi olmaya çalışan ve iyi olması için çalışılmış ve en önemlisi izlediğim en “samimi” iş. Hatası, eksiği tabii ki olacaktır, bize mükemmeli aratan oyun iyidir.

İzleyin, bakın görün, dünyanın en naif oyunculuklarıyla tanışın, ruhunuz dinlensin.

Sakın bir gazel patlatmayın,

Kahrımızdan öleli çok oldu,

Kahrımızı öldürmeye ant içtik.

İyi seyirler.

Erdal Ozan Metin

%d blogcu bunu beğendi: