Son Gece Mahallesi Karanlığında Kalan Suç

Hem bedenen hem de ruhen yaz mevsimine hazırlandığımız günlerde, sanıyorum ki bu yazı yayımlandığında bir tiyatro sezonunun daha sonuna gelmiş oluruz. Sezonun sonuna doğru izlediğim ve aslında izlemekte biraz da geç kaldığım -çünkü oyun Kasım ayında prömiyer yaptı- bir oyuna ayıracağım bu yazıyı.

“Karanlıkta kalan suç! Suçun sözlükteki tanımı basitçe yasalara ya da ahlaka aykırı davranışların tamamı; ancak öyle durumlar var ki haberimiz olmadığı sürece ya da tarafların anlaşmaya varması durumunda gün yüzüne çıkmıyor.
Karanlıkta kalan suç… Bunu anlayabilmeniz için Fuat’la tanışmanız gerek…”

Oyun tanıtımından da anladığımız üzere ortada açığa çıkması gereken bir suç var, kahramanımızın da bunu çözmesi gerekiyor. O olayı çözerken onu takip edeceğiz ancak öncelikle kendisiyle tanışmamız gerek. Biz adli tıp psikoloğu Fuat’la tanışmayı beklerken özellikle Ankara seyircisinin çokça hâkim olduğu Gökhan Kutum, şaşırtıcı bir şekilde aramızdan geçip Küçük Tiyatro’nun merdivenlerinden sahneye çıkıyor, “karanlıkta kalan suç” kavramını unutmamamızı söylüyor. Böylelikle az sonra izleyeceklerimizin bir oyun olduğu düşüncesi sanki erkenden zihnimize yerleştirildi, bütünü düşündüğümde ilginç bir reji fikriydi diyebilirim. Gökhan Kutum’un Fuat’ın ceketini giyip, Dördüncü Duvar’ı yıkarak seyirciyi oyuna dâhil etmesiyle hikâye başlıyor. Adli tıp psikoloğu Fuat ve cinayet masası amiri Oktay(Tansel Aytekin)’ın kafalarındaki soru işaretleriyle birlikte kendimizi “Son Gece Mahallesi’nde” buluyoruz.

Oyun bu andan itibaren bizi yeniden seyirci tarafına çekiyor ve oyunun sonuna kadar seyirci olarak olaylara tanık oluyoruz. Bunun oyunun anlatımını güçlü kıldığı kanaatindeyim. Başkarakterimiz Şaziye’nin “Son Gece Mahallesi’nde” yaşadıklarına seyirci kalıyoruz, tıpkı gerçek hayatta şahit olduğumuz ya da bir şekilde gerçekleştiğini duyduğumuz olaylara seyirci kaldığımız gibi… “Yaşananlara seyirci olma” durumu oyun ilerledikçe rahatsız edici bir hâl aldı benim için ama öncelikle Fuat’la tanıştığımız gibi Şaziye’yle de(Şirin Giobbi) tanışalım derim…

“Son Gece Mahallesi’ne” adım attığında mahalleliyle birlikte tanıyoruz Şaziye’yi, şık giyimli bir hanım kendisi, istiridye çiftliği var, anlıyoruz ki hâli vakti yerinde. Tabii Şaziye gibi bir hanımın o mahalleye taşınması, orada yaşayanlara nazaran sahip olduğu statü ve yaşam tarzı farklılıkları, hemen mahallelinin dikkatinin Şaziye’nin üzerine çekilmesine neden oluyor. Başlangıçta her şey olağan seyrinde ilerliyor gibi görünüyor aslında, sonuçta Şaziye için taşındığı mahalle de tanıştığı insanlar da yeni ve birbirlerine alışmaları zaman alacak hâliyle. Ancak Şaziye’nin mahalleliyle arasını sıcak tutmak istemesi, mahallelinin de yeni gelene karşı abartılı ilgisi ve menfaate dayalı ilişkileri, olayları karmakarışık bir hâle getiriyor. Kuzey yarım kürede en uzun gece, güney yarım kürede en uzun gündüz olarak bilinen ve özellikle seçildiğini düşündüğüm 21 Aralık’ta, adli psikoloğumuz Fuat ve amirimiz Oktay’ın ehemmiyetle çözmesi gereken bir cinayet işleniyor. Pardon aslında cinayetler demeliyim, anlıyoruz ki Perihan, Dilber, Beatrice, Hülya, Jülide yani “Son Gece Mahallesi’nin” kadınları öldürülüyor. Elbette bu cinayetlerin sorumlusu olarak, mahalleye sonradan dâhil olan Şaziye gösteriliyor. Mahallenin erkekleri Şener(Abdullah İndir), İlhami(Sedat Keçeci), Sergio(Berkay Veli) ve Arif’in(Erdi Erciyas) Şaziye’yle yaşadıkları, adli psikoloğumuz Fuat ve komiserimiz Oktay’a göre Şaziye’yi tek şüpheli hâline getiriyor. Oyunu izlerken, parmakları Şaziye’yi gösteren mahalleliye “Beyler siz sanki çok şeysiniz!” diye bağırmak istedim ama uygun kelimeyi bulamadım ve de beni duymazlardı tabii. Dedim ya, “olaylara seyirci kalmak” rahatsız edici bir durum.

Tıpkı Gökhan Kutum’un Gökhan’dan Fuat’a dönüşü sahne üzerinde olduğu gibi Şaziye’nin de hikâyesini anlatırken Perihan, Dilber, Beatrice, Hülya, Jülide’ye dönüşleri, sahnede gözümüzün önünde oldu. Tek bedende kişiliklerin hepsini izledik Şirin Giobbi’nin muazzam oyunculuğuyla, her birine dönüşümü gerçekten çok etkileyiciydi ve söylediği şarkıyla mest etti. Kadınların Şaziye’nin başına gelenlere sessiz kalmalarına ve onu son noktaya getiren bazı olumsuz davranışlara rağmen, oyundan “Kadın, kadının kurdudur.” minvalinde bir alt metin okumadığım için mutluyum. Şaziye, Fuat ve Oktay gibi mahalleli de oyun boyunca sahnedelerdi, onları izlerken onlar da beni izliyormuş gibi bir hisse kapıldım. Oyunda beğendiğim bir reji fikri de bu oldu.

Sıklıkla gözüme çarpan bir detaydan bahsetmek istiyorum, aslında detay olmaktan çok, büyük bir anlam taşıyor. Sandro Botticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” tablosunun bir replikası bulunuyor sahnede. Şöyle bir alıntı yaparak anlatayım, resimde Yunan mitolojisinde yer alan Kronos ve Uranüs’e gönderme vardır. Buna göre Kronos, babası Uranüs’ü hadım edip cinsel organını denize atmıştır. Döllenen denizden Venüs isimli denizkızı doğmuştur. Bu tabloda Venüs, bir deniz kabuğu (vulva: dişi canlılarda üreme organının dış bölümü) üzerinde denizden yükselirken çıplak bir şekilde resmedilmiş olup mevsim tanrılarından Horae elindeki bir örtü ile Venüs’ün çıplak vücudunu örtmek üzeredir. Sol taraftan esen rüzgâr ise Venüs’ü hem kıyıya sürüklemekte hem de üzerine gül dökmektedir. Resmin oyunla ilgili bağlamını kurmayı size bırakıyorum.

Pınar Gürbüzoğlu’nun kalemiyle, Umut Tanyolu’nun rejisiyle ve oyuncuların çok çok başarılı performanslarıyla, etkileyici bir finalle sahnelenen, “Son Gece Mahallesi’ni” izlemek, sezon bitmeden önce sarsıcı bir deneyim oldu. Umarım önümüzdeki sezonlarda da devam eder ve daha çok kişi izlemiş olur. Son olarak; Fuat’ın dediği gibi, “Belki de tek suçlu, suçu işleyen değildir.”