5   +   4   =  

Merhabalar. Sayfama hoş geldiniz. Hepinizi burada görmekten o kadar çok mutluyum ki. Bunca işiniz gücünüz arasında kendinize vakit ayırıyor, tüm sorunları şu anda zihninizin bulunduğu yerin dışında bırakıp bana odak… Pardon. Arkadaki beyefendi o ses sizden mi geldi? Neyse sorun değil. Nerede kalmıştık? Evet. Şu anda tüm gözlerin bana odaklanmış olması ne kadar da… Rüzgar da fırtınaya çevirecekmiş bugün. Öyle diyorlar. Aman tek parça halinde gidelim de. Aslında en kötüsü balkonlar. Kafamıza bir çamaşır askısının düşüp düşmeyeceğini kimse bilemez değil mi? Neyse ben diyordum ki…

Siz bana aldırmayın canım. Sadece herkes kadar anksiyetem var, hepsi bu. Belki sizin içinizde de musluğu defalarca kontrol edenler vardır ya da çantanızı bir sallayın bakalım. O şıngırtı bir yerde unuttuğunuz anahtarınız yerine bozuk paranız olmasın. Hay s… Özür dilerim ama anahtarımı kaybetsem en uygun söz bu olabilir ama içimden söylediğimde. Belki de içimizde ruhu hala çocuk kalanlar vardır ve düz çizgilerden atlayarak geçiyordur. Hoverboard da işinize yarar. Peki buraya geldiğinden beri kaç saniye geçti? Eminim hesaplamışsındır. Fırtına yerine kar yağsaydı çok daha iyiydi. Hem beyaz hem de mikroplar kırılır. Ne de olsa onlar her yerdeler ve biz çok savunmasız. Hadi o zaman. Hep beraber zihnimizin takılan yerlerine doğru bir yolculuğa çıkalım. Hadi o zaman. Hep beraber zihnimizin takılan yerlerine doğru bir yolculuğa çıkalım.

Takan Takana (orijinal adıyla Toc Toc), Fransız yazar Laurent Baffie’nin 2005 yılında yazdığı oyundan Buket Kubilay’ın Türkçe çevirisi, Erdal Beşikçioğlu’nun rejisiyle Tatbikat Sahnesi’nde sahneleniyor. Oyunun dekor tasarımını Tatbikat Sahnesi, afiş tasarımınıysa Hande Şiri üstlenmiş.

Vodvil türündeki oyun, OKB (Obsesif-Kompulsif Bozukluk) hastalığından muzdarip 6 kişinin dertlerine bir çare bulma umuduyla bu konudaki en iyi terapistin muayenehanesine gelmesiyle başlar. Terapistin geç kalması bir yana bu istemsizce takıntılara dur diyemeyen 6 kişiye aynı saatte randevu verilince hem birbirleri hem takıntıları hem de kendileri ve takıntıları arasındaki çatışma kaçınılmaz olur.

Oyunda, sayılara karşı koyamayan Vincent karakterini Metehan Kuru, dürtülerine karşı koyamayan Fred karakterini Kıvanç Kürkcü, kontrol delisi Meryem karakterini İlkyaz Arslan, temizlik takıntılı Blanche karakterini Ezgi Sonkuş, her şeyi iki kere tekrar eden Lili karakterini Dilan Düzgüner, düz çizgilere basamayan ve simetri takıntısı olan ‘‘Bob’’ karakterini Melih Efeçınar ve doktorun asistanını Hayriye Merve Kaya canlandırıyor.

Oyunun en beğendiğim yönü karakterlerin işleniş biçimiydi. Birbirinden oldukça farklı karakterler, uç noktalarda geziniyor ama bunu o kadar ustaca yapıyorlar ki ilk başta tuhaf gelen hareketlerini, ses tonlarını ve konuşma biçimlerini oyun ilerledikçe benimsemeye başlıyorsunuz. Yani bir açıdan karakter sizi itmiyor tam tersi kendine çekiyor ve empati kuruyorsunuz. Bu da yer yer kendinizi sorgulamaya yönlendiriyor. Sahnede gördüğünüz her şey çok tuhaf olsa bile aslında bir o kadar da olası. Kimi zaman etrafımızda kimi zaman içimizdeler.

Her bir karakterin tavırları ayrı ayrıydı ve o tavırları sergileme biçimleri oyunun dinamiğini oluşturuyordu. Bence oyunun komedi özelliğini sağlayan en önemli unsur, metindense tavırlarındaki o enerjiyi yakalamaları. Özellikle ses tonları ve konuşma biçimleri çok ilgimi çekti. Meryem karakterini canlandıran İlkyaz Arslan’ın ses tonundaki sakin ama sinir bozan, aynı zamanda lafı gediğine koyan halini ayrı bir sevdim ki bence tüm salon benimle aynı fikirdedir. Bob karakterini canlandıran Melih Efeçınar’ın ses tonundaki o çatlamaları ve düzensizliğindeki enerjisi çocuk havasındaydı ve karakterine enerji katıyordu. Blanche karakterindeki Ezgi Sonkuş’un her hapşırıkta kuş cıvıltısına benzer ses tonuyla çıldırmasına ayrı bayıldım. Vincent karakterindeki Metehan Kuru’nun zihnindeki hesaplamalarla aynı hızda çıkan kelimeleri, takılmadan net bir şekilde söyleyebilmesi çok iyiydi. Lili’yi oynayan Dilan Düzgüner’in sakin ve yumuşak ses tonu bana filmlerde ne olursa olsun iyi kalmayı başaran o genç kızı anımsattı. Fred karakterindeki Kıvanç Kürkcü’nün tok ve net sesi kendinden emin ve bilgili biri olduğunu gösteriyordu. Üstelik küfürlerine ve müstehcen hareketlerine hakim olamayışındaki çatışması çok iyiydi. Oyunda yer yer içeri giren doktorun asistanını canlandıran Hayriye Merve Kaya bütün bu karakterler arasındaki olabilecek tek eksiği başarılı bir şekilde tamamlıyordu.

Oyuncuların diyaloglarındaki bu çeşitlilik tüm karakterlerine yayılmıştı. Kendi aralarındaki konuşmalarında olduğu gibi gökkuşağının farklı renkleriydiler bence de. Performanslarından, çok emek verdikleri belli oluyordu.

Oyunun, ağır ve yoğun mesaj içeren oyunlardan farklı bir yönde olduğunu söyleyebilirim. Daha rahat, her kesimden insanın anlayabileceği, çok yormayan ve duygulardan duygulara koşmadığımız bir komediydi. İtiraf etmeliyim ki başlarda çok daha basit bulmuştum fakat oyunun sonuyla beraber bütününe baktığımızda izlenilmesi hem keyifli hem de empati kurmamızın faydalı olacağı bir yöne evrildi benim için. Sanki çözümsüz hiçbir şey yok hissi uyandırıyordu.

Oyun, dekor ve kostüm tasarımı açısından göz yormayan ve minimal bir tasarıma sahip. Tasarım fikirleriyle donanmış değil fakat oyunun amacına uygun ve göze batmıyor. En sevdiğim şey, muhtemelen ikinci sıraya da oturmamın etkisiyle her an sıra bana gelecekmiş de parke zeminde ben de dertlerimle yüzleşecekmişim gibi oyunun içinde hissetmemdi. Öte yandan karakterlerin bu kadar yoğun işlendiği oyunda dekoru daha çarpık hayal edebilirdim ama belki dengelenmesi açısından minimal ve gerçekçi olması da bir tercih olabilir. Aynı zamanda pencereden görünen Eyfel Kulesi çok güzel bir detay olmuş. Bununla birlikte çizgilere basamayan Bob için bulunan hoverboard(iki tekerlekli, elektrikli scooter) çözümünü çok sevdim. Hem ilgi çekiyor hem de oyunun atmosferine katkı sağlıyor.

Böyle bir oyunu bu kadar güzel bir şekilde sahneleyen ekibi emekleri için tebrik etmekle birlikte piyanoyu bu denli güzel çalan Kıvanç Kürkcü’yü yeteneğinden, hoverboard üzerinde bir ileri bir geri kimi zaman da kendi ekseninde dönüp aksesuarını bedeninin parçasıymış gibi ustaca kullanabilen Melih Efeçınar’ı performansından, tavırları ve rolünden keyif aldığı her halinden belli olan İlkyaz Arslan’ı oyunculuğundan ötürü ve oyunun yönetmenliğini üstlenen Erdal Beşikçioğlu’nu ayrı tebrik etmek isterim.

O zaman let it be, let it be…

%d blogcu bunu beğendi: