Ne yapmıyor ki?

Bir Delinin Hatıra Defteri ile tanışmam 2013 yılına tekabül ediyor. Üniversite hazırlıktayız ve arkadaşlarım sürekli tiyatro izlemeye gidiyorlar. Ankara'daki bu tiyatro çılgınlığını biliyorum ama ilk kez o zaman şahit oluyorum. Aradığım şey ayağıma gelmiş, ben de hemen aralarına karışıyorum. Yeni oyunlar için toplu bilet alıyoruz, gelmek isteyenlerin adları yazılıyor, oyunlar izleniyor ve çıkışlarda çay-kahve eşliğinde oyun üzerine konuşuluyor. Her oyunun sonunda ise bilet almak için sabırsızlandığımız tek oyun var; Bir Delinin Hatıra Defteri.

Bu kadar heyecan ve bekleyiş bize umduğumuzu vermiyor. Bu oyuna bir türlü bilet bulamıyoruz çünkü oyun kapalı gişe oynuyor. Sabah erkenden bilet için uyanmalar, gişe kuyruğunda beklemeler ve hatta tanıdık bir “gişeci” bulmak falan nafile... Oyuna bir türlü bilet alamıyoruz ve hevesimiz hep kursağımızda kalıyor. Zaten sonra ekip dağılıyor, ben üniversite değiştiriyorum ve Bir Delinin Hatıra Defteri Tatbikat Sahnesi’nde gösterilmeye başlanıyor.

14 Eylül 2019 tarihinde ise Bir Delinin Hatıra Defteri’ni üçüncü kez izliyorum. İlki Kasım 2016’da, ikincisi Nisan 2017’de ve üçüncüsü dün. Bir oyun 3 kez izlenir mi demeyin, izleniyor. Hem de her seferinde ayrı bir heyecanla ve ayrı bir zevkle izleniyor.

Bir Delinin Hatıra Defteri, Erdal Beşikçioğlu’nun tek kişilik performansıyla 1 saat 15 dakikadan oluşan tek perdelik bir oyun. Bu oyunu uyarlayan ve yöneten isim ise Cem Emüler.

Oyun, 2008 yılından 2015 yılına kadar Ankara Devlet Tiyatrosu’nda kapalı gişe oynadı. Şimdilerde Erdal Beşikçioğlu’nun kendi sahnesi olan Tatbikat Sahnesi’nde gösterilmeye devam ediyor. Bir Delinin Hatıra Defteri, Gogol’ün 1842’de yazdığı aynı adlı öyküsünün sahneye uyarlanması. Tatbikat Sahnesi’nin kendi sitesinde oyun şu şekilde anlatılmış:

“Hikaye Çar 1. Nikolay’ın baskıcı devrinde yaşamış küçük bir devlet memurunun hayatı üzerine merkezlenir. Günlük formatında yazılan hikaye, baş kahraman Popriçin’in deliliğe doğru gidişini anlatır. Yaşadığı sıkıcı ve tekdüze hayata bir de müdürünün kızına duyduğu aşk eklenince içinde bulunduğu girdap iyice büyür. Aksenti İvanoviç Popçirin’in baskıcı sistemde boyun eğmeme çabaları ve yaşadığı psikolojik gel-gitler kendisini İspanya Kralı sanmasına kadar devam eder ve akıl hastanesine kapatılmasıyla son bulur.”

Rusya’daki katı toplumsal hiyerarşinin baskısı altında yaşayan kahramanımız Popçirin, yedinci derecen bir devlet memurudur. Her gün gitmek zorunda olduğu sıkıcı ve monoton bir iş hayatı vardır, orada da hiç sevmediği bir genel müdür... Aslında Popçirin yüksek makamlara sahip olan kimseyi sevmez. Çünkü bu insanlar kendilerinden başka kimseyi düşünmezler. Popçirin’in yaşadığı toplumda herkes yalnızca kendi çıkarları doğrultunda hareket eder. İnsanlarda inanılmaz bir rütbe merakı vardır, eğer rütbeli biriysen iyisindir ancak normal bir vatandaşsan “köpek” muamelesi görmek hakkındır.

Bir gün genel müdürün güzel kızı Sofi’ye aşık olur. Bu, ondaki deliliğin ortaya çıkmasını tetikleyen en güçlü şeydir. Bu andan itibaren ilk sanrılarını görmeye başlar. Ona göre köpekler konuşur ve hatta birbirlerine mektup bile yazarlar.

Günlerini Sofi’nin peşinde geçiren kahramanımız güncel haberleri de yakından takip eder. Gazetede İspanya kraliyet tahtının boş kaldığını öğrendiği gün yeni hayatının ilk günüdür aslında. Bir ülke kralsız düşünülemez, neyse ki hemen çözüm yolunu bulur. O andan itibaren yedinci dereceden basit bir memur değildir Popçirin. İspanya Kralı VIII. Ferdinand’dır artık.

Bir Delinin Hatıra Defteri’nde olaylara bağlı olarak daha da hiddetlenen bir delilik izleriz. Popçirin’in dünyasına etki eden bir takım şeyler onun gerçeklik algısını yitirmesine neden olur. Toplumsal baskı, çevresindeki herkesin onunla alay etmesi, genel müdürün kızına aşık olması ve aşık olduğu biricik Sofi’nin gönlünün üst rütbeli birinde olması derken Popçirin’in sanrıları giderek artar ve en sonunda onu akıl hastanesine kapattırır. Bir adamın delirmesine şahit olurken toplum ve sınıf eleştirisini de iliklerimize kadar hissederiz.

Gelelim oyunun bendeki izlenimine:

Oyun günü fuaye alanına yaklaşık 45 dakika önce geliyoruz ve oyuna 15 dakika kala kapılar açılıyor, insanlar salondaki yerlerini almaya başlıyor. O sırada o da orada, vinçteki yerini almış ve hiç kıpırdamadan bizim yerleşmemizi bekliyor. Son anonslar yapılıyor; “Oyunumuzun başlamasına 5 dakika kaldı.”, “Oyunumuz başlamak üzere.”

Herkes yerini alıyor, ışıklar kapanıyor ve işte başlıyor. Popçirin’in odasının ışığı aydınlanıyor ve bize başından geçen tuhaf bir olayı anlatacağını söylüyor. O andan itibaren onun deli günlüğünün bir parçası oluyoruz.

Ben bu günlüğün bir parçası olmayı seviyorum. O, 43 Nisan gününde yaşanan bir olayı anlatırken veyahut köpeklerin mektuplaşmalarını okurken ya da yağmurlu bir günde şemsiyesini açıp insanları gözetlerken ona eşlik ediyorum. Bütün bu yaşananları birlikte yaşıyoruz. Birlikte lanet ediyoruz makam ve mevkiye, birlikte kalbimiz kırılıyor, birlikte ağlıyoruz ve sanki birlikte deliriyoruz adım adım.

Oyunun öyle bir ağıt anı var ki tüm tüyleri diken diken ediyor. O, orada ağıt yakarken tüm seyirciler yok oluyor sanki. Sahne gerçekten akıl hastanesinin bir odası oluyor siz de bu ana canlı canlı tanıklık ediyorsunuz. O an ruhu parçalanıyor, tüm dünyası yıkılıyor ve belki de ilk kez gerçeklik algısına kavuşuyor. “Anne…”

Seyircilerin arasında annesini arayan küçük bir çocuk oluyor bu sefer. Ne an ama! Hepimiz az önce kahkahalar atarken şimdi olduğumuz yere çakılıp kalıyoruz. Şu an kalbimiz kırık, boğazımızda bir düğüm var ve gözlerimiz dolu.

Dekorda vinç kullanılması fikri bu oyunun bu kadar iyi olmasının en temel nedenlerinden biri bence. Vincin üzerinde bir delinin Rusya sokaklarında gezinmesini, odasındaki ve tuvaletindeki hallerini izlemek bambaşka bir deneyim. Erdal Beşikçioğlu’nun kondisyonuna da değinmeden edemeyeceğim. Bir oraya bir buraya atlayarak 75 dakikalık harika bir performans sergiliyor. Beşikçioğlu, oyun boyunca vinci kendisi kullanıyor. Dördüncü katta geçen bir olayı anlatırken vinç yükseliyor, sokağa indiği zaman ise alçalıyor. Vinç yanında ona eşlik eden diğer şeyler şöyle; bir palto, bir kova, bir çift postal ve bir şemsiye.

Birinci, ikinci, üçüncü seyir derken Popçirin'i çok sevdiğimi fark ediyorum. Her seyirin sonunda oyunun bende bıraktığı duygulara sıkı sıkı sarılıp öyle çıkıyorum salondan. Aksentin İvanoviç Popçirin, sen deli değilsin. Bizim dünyamız bu hikayenin asıl delisi.

Dipnot: Yazıya başladığım zaman oyunu üçüncü kez seyretmiştim. Ancak sonra dördüncü seyir için biletler alındı ve 26 Ekim 2019 günü Bir Delinin Hatıra Defteri’ni daha önce hiç izlememiş bir arkadaşımla Bostancı Gösteri Merkezi gösterimine gittik. Bir oyunu nerede izlediğinizin oyunu anlamak ve sindirmek açısından oldukça önemli olduğunu Bostancı Gösteri Merkezi’nden sonra daha iyi anladım. Tiyatro öncesi ellerine mısır ve dondurma alıp gelen izleyici mi dersiniz, bir türlü yerleşmek bilmeyen, telefonlarını sessize almaya bile tenezzül etmeyen mi dersiniz yoksa yetersiz ses sistemi ve kısıtlı görüş mü dersiniz.. Hepsini barındıran bir sahneydi ve tam anlamıyla hayal kırıklığı oldu. Hatta bir yerde oyun öyle bir koptu ki Erdal Beşikçioğlu oyunun akışını bozmadan telefonu çalan seyirciye açmasını ve tiyatroda olduğunu söylemesini istedi. Oyundan sonra birlikte izlediğim arkadaşıma oyunu anlatmak durumunda kaldım. BGM’nin bize bir oyun borcu var.