5   +   7   =  

İbrahim Alp OKUR aracılığıyla

📨 Yazara mail göndermek için tıklayın!

Her gün karşılaşırsınız onunla. Yürüdüğünüz sokakların kaldırımlarında görürsünüz, parklardaki bankların tepesine tünemişken ya da kendi kendine konuşurken görürsünüz bir köşe başında. Biraz kulak kabartsanız ağzından dökülenlere, sıfırdan yüze üç saniyede çıktığı cümlelerini işitir, hız göstergelerini çatlatacak kafiyelerini duyarsınız. Anlarsınız ki kendi kendine değil, aslında kendiyle konuşuyor, geçmişiyle konuşuyor, hayatıyla konuşuyor… ve anlarsınız ki bozuk ağzından kanlı bir balgam gibi dökülen küfürlerin muhatabı da kendisi, geçmişi ve o küfürler bir nevi özgeçmişi.

Her gün karşılaştığınız ama hiç dinlemediğiniz, konuşmadığınız o genç adam size sesini duyurabilmek için sahneye çıkmaya karar vermiş. Biletinizi alıp salona girer ve sandalyenize ya da koltuğunuza oturursanız, tiyatroya gelirken yürüdüğünüz sokakların köşesinde bekleyen o adamlardan birini görebilirsiniz.

Kader Can Sarsılmaz’ın hikâyesi orada başlamasa da o sahnenin üzerinde hayat buluyor. “Babalar ölür, sonra çocukları… Bulut ölür, yağmur olur. İnsan ölür, toprak olur. Rüzgar eser, kaya olur. Bundan da çok güzel rap olur,” diyor Kader Can. Tüm bunlardan çok güzel bir oyun olup olmayacağını öğrenmek için de o şarkıya kulak vermek gerekiyor. Kader Can tek kişilik bir oyun ama bu oyunu “tek kişilik görünümlü çok kişili oyun” olarak da tanımlayabiliriz. Başrolde Kader Can olsa da oyunun yan rollerini oluşturan kişiler de var ve bu kişilerin tümü Kader Can’ın bedeni ve sesiyle geliyor karşımıza. Hal böyle olunca ortaya yoğun ve yorucu bir performans çıkıyor. Deniz Karaoğlu floresan lambalarla çevrelenmiş bir yükseltinin üzerinde Kader Can’a ve diğer tüm kişilere ses, söz ve beden oluyor. Ortadaki yükselti ise bazen Kader Can’ın hayatı “disslediği” bir sahneye dönüşüyor, bazen bir taksiye, bazen de askeriyenin koğuşlarından birindeki ranzaya. Yani Karaoğlu’nun yükü ne kadar ağırsa, yükseltinin yükü de en az onun kadar ağır diyebiliriz. Tek kişilik gibi görünen ama içinde çok kişiyi barındıran oyun tek mekanda geçiyor gibi görünse de aslında birçok farklı mekana götürüyor seyirciyi.

Geçtiğimiz yıl Türkiye’de en çok dinlenen müzik türü Rap müzik olmuş. Neredeyse her hafta bu müzik türünde yeni bir ismin parladığını görüyoruz. Özellikle internet ortamında Rap müziğin hâkimiyetinin sürdüğünü söyleyebiliriz. İsyan ve öfke gibi kavramlarla özdeşleşen bu müziğin televizyon dizilerinde de sıklıkla yer bulması toplumun geniş kesimlerine sesini duyurmasını sağlıyor. Özellikle şehrin kenar semtlerinde geçen televizyon dizilerine baktığımızda Rap müziğin bu kesimlerin milli marşı haline gelmeye başladığını bile düşünebiliriz. Kader Can’ın sahnesine adım attığımızda kulağımıza üflenen sert tınılar, sahnedeki floresan lambaların yanıp sönerek oluşturduğu agresif atmosfer de tüm bu özellikleri bize yansıtacak bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu düşünmemizi sağlıyor.

Kader Can’ın sahneye gelmesiyle ve hikâyesini anlatmaya başlamasıyla birlikte düşündüğümüz kadar sert bir karakterle karşı karşıya olmadığımızı anlıyoruz. Kader Can sertliğin tarafında değil, çoğu zaman öyle görünmeye çalışsa da aslında sertliğin ezdiği karakterlerden biri var karşımızda. Yirmili yaşlarının başında, bir gözünde geçmişin hüznünü diğer gözündeyse geleceğin umudunu taşıyan genç bir adam şarkı söylemeye başlıyor. Kullandığı kelimeler, kurduğu cümleler kafasının içindeki kuyunun fazla derinlere inmediğini anlamamızı sağlıyor. Hayatla ettiği kavgayı kız arkadaşına ısmarlayamadığı kahve, bakkala yazdırmak zorunda kaldığı ekmek ve annesi tarafından sabahın köründe uyandırılması üzerinden görüyoruz. Sanki kader bu küçük kavgalar üzerinden oyunun büyük kavgasına ve sarsıntısına hazırlıyor Kader Can Sarsılmaz’ı ve bizi, diye düşünüyoruz.

Oyun ilerliyor ve askerlik günleri başlıyor Kader Can’ın. “Can uzakta, Can sınırda, Can şimdi acımasız topraklarda,” diyoruz ve bu genç adamın askerlik günlerini görmeye başlıyoruz. “Daha isimlerini bile bilmeden rüyalarını duyduğu” asker arkadaşlarıyla birlikte nerede olduğunu, ne yaptığını, neden yaptığını pek bilmeyen bir Kader Can çıkıyor karşımıza. Acaba sarsılmaya burada mı başlayacağız, derken… burada da pek sarsıldığımız söylenemez. Kader Can hayat gibi askerliğin içinde de düşe kalka ilerlemeye devam ediyor.

Askeriyedeki koğuşta Kader Can’ın rüyalarını duymaya başlıyoruz. Birkaç “okumuş poşetle” girdiği ağız dalaşından mağlubiyetle ayrılan Kader Can o moral bozukluğuyla giriyor yatağına ve biz o uykuda soyadı “Sarsılmaz” olan bu genç adamın asıl sarsıntısının nerede başladığını öğreniyoruz; ana karnında. “On sekiz yaşında annem Feriha babam Hasan’a, otuz beş yaşında da babam Hasan bir makineye kaptırmış en kaptırmaması gerekeni, biri kalbini, biri kolunu. Kalp yaşarmış bir başkasında o ölünce ama kopuk kol öldürürmüş bir anda, ben de henüz ana karnında…” Rüyasında belki de hiç çıkamadığı o ana karnından izliyor ailesinin trajik geçmişini. Babasının ölümü, annesinin çaresiz yalnızlığı, ağabeyinin uzak varlığı sıkı sıkı tutunmasını sağlıyor ana karnına. Babası Can adını miras bırakıyor ona, annesi Kader’i ekliyor başına. Nihayetinde Kader Can da hayattan çektiği ilk nefesini dolduruyor ciğerlerine ama ağlamıyor, “Ağlamayacağım lan,” diyor.

Askerlikte acemiliği bitirip usta oluyor Kader Can ama hayatın acemisi olmaktan vazgeçemiyor bir türlü. Farklı insanlar tanıyor on iki ay içinde. “Akşam yediden sonra girmenin tehlikeli olduğu yerlerden” bahsediyor onlara, kağıt kalemin para etmediği dar sokakları, çöplükte dolaşan martıları, beyne yenen kurşunları anlatıyor ezberindeki cümlelerle. Kendi deyimiyle, “o onlara gerçek hayatı satıyor, onlar da ona kitaplardan öğrendikleri sahte hayatı satıyorlar.” Aslında diğerleriyle konuştuğu her şey bir alım satım Kader Can için, gerçek duygularını kimseye söylemiyor, belki de kendisi bile ne hissettiğini tam olarak bilmiyor. Kelimelerin ticaretini yapmaya alıştığı için seviyor belki de Rap müziği, altta bir “beat” aksın yeter, hafiften de bir “loop”, Kader Can aklına esen her şeyi yarım uyak düzeniyle diziyor müziğin üstüne. O andan sonra günleri birbirine benzemeye başlıyor Kader Can’ın; “Babanı hatırla, anneni an, abine küfret, geceye sarıl.”

On iki ay geçiyor ve bitiyor askerlik günleri. Bir iki özgürlük övgüsüyle atlıyor otobüse, bir vuruyor ki kafayı uyandığında İstanbul’da buluyor kendini. Doğruca mahallesinin yolunu tutuyor. Annesiyle kucaklaşıyor, sanki her şey bıraktığı gibi. On iki ay, o süreçte yaşanan küslük, annenin ziyaretinde söylenen sözler hiç olmamış gibi, sanki annesi Kader Can’ı, Kader Can da kendini hiç ciddiye almamış gibi… sanki sevgilisi Ayla’nın arayıp sormamış olması ona hiç koymamış gibi… En büyük değişimi yaşayan Kader Can’a veresiye ekmek verirken “Rap yapsana la, gülerik,” diyen Bakkal Nedret oluyor, on iki ay içinde göçüyor bu dünyadan. Nedret’in annesiyle olan yakınlığından rahatsız olan Kader Can’ın içinde hüzün mü sevinç mi anlayamadığımız bir duygu doğup soluyor yine. Aslında Bakkal Nedret ona “Keder Can” diye seslenerek belki de oyundaki en doğru teşhislerden birini koyuyor.

Yürüdüğümüz sokaklarda, parklardaki banklarda ya da şehrin köşe başlarında karşılaştığımız Kader Can’ı o sokaklarda bırakıp tiyatro sahnesindeki Kader Can’ı sadece bir oyun kişisi olarak ele aldığımızda, bu karakterin izleyiciyi bazı konularda ters köşeye yatırdığını söyleyebiliriz. Başına gelen olaylarla, yaşamak zorunda kaldığı süreçlerle ve hayallerine ulaşmasını engelleyen her şeyle göze göz dişe diş mücadele etmesini bekleyen izleyiciler için Kader Can isteneni vermeyi tercih etmiyor. Öyle ki sahneye çıkıp onun yerine siz bir şeyler söylemek, sahnedeki delikanlıya hayallerinin peşinden koşması için akıl vermek istiyorsunuz. Ama Kader Can biliyor ki, bu ancak tiyatro sahnelerinde gerçek olabilir. Çünkü o, gerçek hayatın bazen hayallerin önündeki en büyük engel olabildiğini biliyor. Kabuğumuz ne kadar sert olursa olsun, bizi “adam edecek” süreçlerden geçmeden ciddiye alınmadığımızı, kendi kararlarımızı verebilecek yaşa geldiğimiz zaman bizim adımıza yapılmış tercihlerin peşinden gitmeye zorlandığımızı en iyi Kader Can ve kaderiyle canı arasına sıkışmış öfkeli ve hüzünlü genç kuşak biliyor.

Tiyatroda görmeye alışık olduğumuz klasik çatışma kurgusu bu sorunun kafamızda oluşmasını sağlıyor. Oyunun afişinden tanıtım metnine kadar oyun öncesindeki tüm zihinsel hazırlık sürecimiz agresif bir yapı üzerine ilerliyor. Olabildiğince sert bir karakterin kendisi kadar sert süreçlerin içinde geçireceği devinimi izleyeceğimizi düşünüyoruz. Zaten Rap müziğin söz konusu olması da oyun içinde isyankar bir tutumla karşılaşacağımız düşüncesinin zihnimizde yer etmesini sağlıyor. Bu sebeple oyunun ilk dakikalarında Kader Can’ın kız arkadaşıyla, annesiyle ya da mahalle bakkalıyla bizim kafamızdaki türden bir “çatışmaya” girmesini bekliyoruz. Fakat bu isyan beklediğimiz kadar sert değil, aksine çoğu zaman saman alevinden bir öfkeyle hayat bulup bitiyor. Oyun ilerledikçe karşımızdaki karakterin asıl isyanının kendi içinde filizlendiğini ve dış dünyada esen rüzgarların filizlenen bu isyana sadece biraz toz ve yeni tohumlar taşıdığını görüyoruz.

Söylemleri ne kadar sert ve gerçekçiyse, iç dünyası da o kadar naif ve hayalperest bir adam var karşımızda. Kader Can öfkesini yanıp sönen floresan lambaların arasında şarkı söylerken fazlasıyla yansıtabiliyor ama şarkı söylediği sahne Kader Can’ın sosyal hayatının zemini haline geldiğinde ve ışıklar açıldığında, biraz önce dünyaya kafa tutan adamın agresif ama naif, hatta savunmasız yanıyla karşılaşıyoruz. Gerçek Kader Can’ı karanlıkta şarkı söylerken mi görüyoruz, yoksa ışıklar açıkken mi? Bu düşünce bizi oyundaki çatışma noktalarından birine daha götürebilir, belki de esas çatışma karakterin içinde bulunduğu süreçler ve o süreçlere dahil olan kişiler arasında değil, Kader Can’ın olduğu kişiyle olmak istediği kişi arasında gerçekleşmektedir.

Sosyal hayatında kendisine Can diye seslenilirken sadece annesi tarafından Kader diye çağrılıyor Kader Can. Sanki Can ne yaparsa yapsın Kader’in onu takip eden gölgesinden kurtulamıyor. O bir Rap sanatçısı olmak isterken kader tarafından askere gönderiliyor, oyunda Can’ın kaderini temsil eden annesi tarafından bir nevi erkek olma süreci başlatılıyor. Önce askerlik, ardından gerçek bir iş ve sonunda da kaderin uygun görebileceği bir kişiyle yapılan evlilikle bitecek bir yol haritası konuluyor Can’ın önüne. Yani aterkil toplum yapısında erkek olmaktan adam olmaya giden sürecin içine giriyor Kader Can. Tüm bunlar birleştiğinde Kader Can’ın oyunun göze batan çatışma noktalarını ilerletmiyor oluşunun sebebi de ortaya çıkabilir, belki de bunlar Kader Can’ın mecbur bırakıldığı konular olduğu için saman alevine benzemektedir öfkesi. Belki de onun kurmak istediği hayatın oyunda gördüğümüz süreçlerle ilgisi olmadığı için bizim önemli meseleler olarak gördüğümüz konular Kader Can için o kadar da ciddiye alınası değildir.

Oyunun finalinde anne evine, bir nevi kabusunda hiç çıkmak istemediği ana rahmine dönen Kader Can, birkaç ay kelime tasarrufu yapmaya karar vererek hayatla girişmeye hazırlandığı kavgayı biraz daha ertelediğini gösteriyor bize. Sanki mücadelesini ve kendini gerçekleştirme isteğini evinin dışında bırakıp kendini ana rahminin korunaklı ortamına yerleştiriyor. Oyunun başından beri sürekli konuşan Kader Can’ın kelime tasarrufu yapmaya başlaması korunaklı bir ortamda huzurlu bir umutsuz olarak yaşamaya başladığını gösteriyor. Peki bu değişim Kader Can’ın büyüdüğü anlamına mı geliyor? Büyümeyi kelimelerin giderek azalması, sesimizin alçalması ve bir hayalin peşinde mücadele etmenin yerini bir huzurun içinde sessizliğe gömülmenin alması olarak tanımlarsak, Kader Can da hepimiz gibi büyüyor.

Oyunun ardından Kader Can’ı o evde bıraksak da aklımızda oyunun geleceğine ilişkin bir soru cümlesi takılı kalıyor. Kader Can kaderine boyun eğmeye devam mı edecek, yoksa canının istediğini mi yapacak? Belki de bu soru oyunun ardından sadece sahnedeki karaktere değil, kendimize de sormamız gereken sorudur. Gözlerimizi kısıp uzağa baktığımızda siluetini gördüğümüz kaderimizi mi takip edeceğiz, yoksa bu dünyadaki yolculuğumuz süresince acıyan, sıkılan, yanan ve sürekli ama sürekli olarak hayallerimizin gerçekleşeceği zamanları çeken canımızı kurtarmak için mücadele mi edeceğiz?

%d blogcu bunu beğendi: